"Namaz" nedir, nasıl "Mirac" olur?
Değerli Kardeşimiz;
“Namazın manası, Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür. Yani, celaline karşı kavlen ve fiilen 'Sübhanallah' deyip takdis etmek. Hem kemaline karşı, lafzen ve amelen 'Allahü Ekber' deyip ta’zim etmek. Hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen 'Elhamdülillah' deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar.”(Dokuzuncu Söz)
Önce şunu ifade edelim: Celâl denilince Allah’ın bütün celalî isimleri kastedilmektedir; Celil, Kahhar, Azîm, Aziz, Cebbar, Mümit (ölümü veren), Müzill (zillete düşüren) gibi.
Cemâl denilince de bütün cemâlî isimler hatırlanır; Rahmân, Rahîm, Muhyi (hayatı veren), Rezzâk, Cemîl, Müzeyyin, Ğaffar, Settar, Şâfi, Muizz (izzetli kılan) gibi.
Aynı şekilde kemal kelimesiyle de bütün kemalî isimlere işaret edilir; Ehad, Samed, Hayy, Kayyum, Kadim, Baki, Ferd gibi.
Üstat Hazretleri, esmâ tecellilerini anlatırken, bunların birbiri içinde seyredilebileceğine özellikle dikkat çeker. “Cemâlin gözünde celâl, celâlin gözünde cemâl.” olduğunu nazara verir. Meselâ; semada celâl, zeminde cemâl hâkim ise de semânın da ayrı bir güzelliği, zeminin de yine ayrı bir haşmeti ve azameti vardır.
Çiçekte cemâl daha net görülmekle birlikte onun yaratılması ancak Allah’a mahsus bir kemaldir de. Bunları kesin hatlarla ayırmak doğru olmaz. Ancak bazı varlıklarda yahut hâdiselerde cemâl daha hâkim olarak görünür; bazılarında celâl, bazılarında da kemal öncelikle nazara çapar.
Bu Söz’de, namaz tesbihatıyla insanın mahiyeti arasında çok harika bir ilgi kurulmuştur. Nur Risaleleri’nde sıkça işlendiği gibi insanın mahiyeti “acz, fakr ve nakstan (kusurdan)” yoğrulmuştur. Meselâ, insan göze muhtaçtır, göz yapmaktan da acizdir. Birincisi, onun fakrını; ikincisi ise aczini gösterir. Aynı şekilde, insan ele, ayağa, kalbe, mideye, havaya, suya, aya, güneşe ve daha sayamayacağımız kadar nice şeylere muhtaçtır ve bunların hiçbirini de yapacak güce sahip değildir. Öte yandan, insanın kusuru, yani noksanlığı da sonsuzdur. Yorulması, uyuması, unutması, hastalanması, iradesinin cüz’i olması onun noksanlıklarından sadece bir kaçıdır.
İnsan, namaz boyunca, Rabbinin celâlini hatırlayarak O’nu tesbih eder, cemâlini hatırlayarak O’na hamd eder ve sonsuz kemalini hatırlayarak O’nu tekbir eder.
Onun ruhu bu ulvî zikirleri yaparken, sanki bedeni de onu destekler ve tasdik eder.
Namaza başlarken Allahu ekber der. O, bu tekbiri yaparken iki elini birlikte kaldırmakla da sanki selâma durur ve bu tekbiri hâl diliyle destekler.
Rükûa gittiğinde “sübhanerabbiyel azîm” demekle Azîm olan Rabbini noksan sıfatlardan tenzih ederken, kendi noksanlığını da rükû ile yani huzurunda bel bükmek suretiyle fiilen ilân etmiş olur.
Aynı şekilde, secdeye kapandığında “sübhanerabbiyela’la”, diyerek Allah’ı kavlen tesbih ederken, fiilen de yüzünü yere sürmekle kendi noksaniyetini en ileri derecesiyle ilân eder.
Hamd ile namazın hareketleri arasında da yakın ilgi vardır. Bilim adamları, namazdaki her hareketin yüzlerce, binlerce kimyevî reaksiyon sonunda meydana geldiğini söylüyorlar. Ve bu hareketlerin her birisi hamdi gerektiren büyük birer mucize ve yine insan için büyük birer nimet oluyor.
Konuya şöyle de yaklaşabiliriz:
Namaz kılan mümin, rükûdan kalkarken; “semi’allahü limen hamideh” der ve ilave eder: Rabbena lekelhamd.
Böylece bütün nimetlerin, terakkilerin ve inkişafların Allah’ın ihsanıyla olduğunu ilân etmiş olur. Onun o bükülmüş belini doğrultan Allah olduğu gibi, mahlûkatın her türlü sıkıntılarını gideren, onlara her çeşit terakki imkânlarını veren de yine O’dur.
Toprağa atılmış çekirdekler sanki secde halindedirler, Allah’ın ihsanıyla yeryüzüne çıkar ve boy gösterirler. Bu ise onların kıyamı gibidir.
Namazdan sonra dua ederken ellerimizi açmamızda da acz, fakr ve naks yönlerimiz kendilerini birlikte gösterir ve ilân ederler.
Dersin devamında;
“Tesbih ve tekbir ve hamd namazın çekirdekleri hükmündedirler” buyrulur. Namaz boyunca okunan tesbihler, tekbirler ve hamdler birer meyve gibidirler ve bunların hepsi de o üç çekirdekten çıkmışlardır.
İlim tahsil eden bir öğrenci, öğrenimini tamamlayıp bir makama oturtulduğunda, o kürsü ve o mevki söz konusu öğrencinin ilmî çalışmalarının bir neticesi, bir meyvesi olarak değerlendirilebilir.
Tesbih, tekbir ve hamd namazın bütün rükünlerini adeta ihata etmiş gibidir. Namazın hemen başında bu üç zikir vardır; tekbirle başlanır, “sübhanekellahümme ve bihamdik”de hem tesbih, hem de hamd yer almaktadır.
Fatiha’da Rabbü’l-âlemîn’e hamd edilir.
Rükûda “SübhaneRabbiye’l-Azîm” denilerek tespih yapılır; kalkarken “Semi’ Allahü limen hamideh” denilerek hamd edilir.
Secdeye giderken de aynı şekilde tekbir getirilir, secdede tesbih görevi yapılır. Sonra, tekbir getirilerek kıyama durulur.
Demek oluyor ki, bir mümin namaz boyunca Allah’ı tesbih, tekbir ve hamd eder. Namazın sonunda da sanki yaptığı bu zikirleri “te’kid ve takviye” etmek üzere otuz üçer defa tekrarlar.
Allah Resulü (asm.) şöyle buyurmuşlardır:
“Namaz müminin miracıdır.”(Munavî, Feyzu’l-Kadir, 1/497; Ali el-Kari, Şerhu’l-Mişkat, 2/523; Alusi, 6/361)
Bilindiği gibi, Peygamber Efendimiz (asm.) bütün semâ tabakalarını, kürsiyi, arşı gerilerde bıraktıktan sonra, Allah’ın rüyetine mazhar olmuştur.
Nurlarda Fatiha Sûresinin açıklaması yapılırken, “iyya ke nabüdü”ye kadar gaibane bir muamelenin söz konusu olduğu, bu ayet ile “hazırane, muhataba” suretine geçildiği belirtilir. Bir mümin, Fatiha Sûre’sini okurken, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlar, sonra bütün medih ve senanın O’na ait olduğunu dile getirir. Daha sonra Allah’ın “Rahmân, Rahîm ve din gününün sahibi” olduğunu ifade eder. Bütün bunlar gaibanedir. Sadece birisini misal verelim. “Allah, din gününün sahibidir” demek gaibanedir, “Sen din gününün sahibisin” diyerek Allah’a doğrudan hitap etmek ise hazıranedir.
“İyya ke nabüdü” ye kadar gaibane hitap edilirken, sanki miraçtaki basamaklar kat edilmiş ve “iyya ke nabüdü ve iyya ke nestein” diye doğrudan Allah’a hitap edilirken de sanki bir nevi rüyete mazhar olunmuştur.
Mi’rac mucizesiyle Allah Resulü (asm.) iki cihanı da gerilerde bırakmış ve Allah’ın huzuruna ve rüyetine mazhar olmuştu. Müminin miracı olan namazda da bu üstün mertebenin bir izi, bir işareti vardır. Allahu Ekber diyerek, büyüklüğün ancak O’na mahsus olduğunu dile getiren bir mümin, bütün mahlûkattan kalben alâkasını kesip, Rabbine ibadet eder, O’na yalvarır, O’na iltica eder.
Böylece namaz kılan kişi, “bir nevi huzura müşerref olup”, Rabbine doğrudan hitap ederek; “iyya ke na’büdü” diyebilmektedir. Bu ise çok büyük bir mazhariyettir ve her mümin, kabiliyetine göre bundan feyz alır ve istifade eder.
Üstat Hazretleri, namaz boyunca tekrarla tekbir getirilmesinin, hem evliyanın seyr-ü sülûku gibi, müminin manen dereceler kat etmesinden, hem de Peygamber Efendimiz (asm.)'in miraçtaki terakki yolculuğundan bir işaret taşıdığını ifade ediyor. Cümlenin sonunda ise tekbirin, Allah’ın kemalatını idrakten aciz olduğumuzun bir ifadesi olduğunu belirtiyor.
Meselâ insan, Cenâb-ı Hakk’ın hadsiz işleri birlikte ve gayet kolay görmesini idrak edemez, ama bu icraatı gözüyle görmekte ve aklıyla bilmektedir. İşte aklın bildiği, fakat nasıl olduğunu idrak edemediği bu ve benzeri hayret tabloları ruhu tekbire götürür. Yani, Allah bütün bu hayret ettiğimiz işleri yapmaktan daha büyüktür.
“Allahuekber'in bir vech-i mânası Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ve ilmi her şeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki her şeyden daha büyüktür…”(On Birinci Şua, Sekizinci Mesele)
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü