"Cenâb-ı Hakk'ın zat ve sıfatında misil ve misali yok. Fakat mesel ve temsille bir derece şuunatına bakılabilir." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Görünen ve görünmeyen bütün eşyanın, kendilerine göre zatları ve o zâtlara uygun sıfatları vardır. Mesela, Güneş'in zatı ağaca benzemediği gibi, ışık verme özelliği de ağacın meyve vermesine benzemez. Bu örneği bütün varlık âlemine teşmil edebiliriz.

İşte, mahiyetleri farklı olan mahlukların ne zatları ne de sıfatları başkalarına benzemediği gibi, mümkün ve mahluk olan hiçbir varlığın zatı ve sıfatları da onları yaratan Vacübü’l-Vücud’un zatına ve sıfatlarına benzemez.

Allah’ın zatı vacib, bir ismi Nur ve bütün isimleri ve sıfatları nuranidir. Bu görünen âlemde hiçbir varlığın zatı onun mukaddes zatını anlamakta ölçü olamaz. Zira onun vacib olan zatı bütün mahlukatın zatlarına muhaliftir; hiçbirine benzemez. Yine onun sonsuz ve mutlak olan ilim, irade, kudret gibi sıfatları da mahlukatın sınırlı sıfatlarıyla mukayese edilemez, onlara benzemez.

Ancak insanların şuunatı misal alınarak onun kudsî şuunatına bakılabilir. Daha sonra da zatı ve sıfatları hakkındaki hakikatlere uzaktan uzağa bir derece bakılabilir.

Bu konuda, daha önce On Altıncı Söz’ü açıklarken sunduğumuz bazı bilgileri buraya aynen naklediyoruz:

“Şuunat, Türkçede, haller, kabiliyetler şeklinde ifade edilmekle birlikte Cenâb-ı Hakk’ın şuunatını lügat mânasıyla vermek yerine örneklerle açıklamak daha doğru olacaktır."

"Sıfatları icraata sevk eden şuunattır. 'Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim de mahlukatı yarattım.' (bk. Acluni, Keşfü'l-Hafa, II, 132.) hadis-i kutsîsinde Allah’ın bilinmek istemesi sonucu, İlâhî irade, kudret ve diğer sıfatların icraatıyla kâinat yaratılmıştır. Burada, 'bilinmeyi istemek' şuunattandır."

"Aynı şekilde, lütuf ve kahır da, sıfatları icraata sevk eder ve layık olanlara lütufta bulunulur yahut ceza verilir. Bunlar da şuunattandırlar."

Rahmaniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tabirler, Cenab-ı Hakk'ın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şe'nlerine işaret ederler.” (Şuâlar, Dördüncü Şua.)

"Kâinat yaratılmadan da Allah’ın rububiyeti yani terbiye ediciliği vardı, ancak henüz hiçbir varlığı yaratmamış ve terbiye etmemişti. İşte bu terbiye edicilik bir şe’ndir. Onu izhar etmek dilediğinde mahlukatı terbiye etmiş ve onlarda Rab (terbiye edici) ismini tecelli ettirmiştir.”

Nur Külliyatı’nda da şu sıra nazara verilir:

“Eserin kemâli bilmüşahede fiilin kemâline, fiilin kemâli bilbedâhe ismin kemâline, ismin kemâli bizzarure sıfatın kemâline, sıfatın kemâli hads-i yakîn ile şuûnatın kemaline delalet eder. Şe’nin kemâli ise, hakkalyakîn bir sûretle Zâtın kemâlini gösterir.” (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar.)

Üstat Hazretleri hayatın mahiyetini maddeler halinde sıralarken, bir madde olarak da insan hayatının “şuun ve sıfut-ı İluhiyenin bir mikyası” olduğunu beyan ediyor. Mesela, insanın merhamet sahibi olması onun şuunatındandır. O merhametin gereği olarak fakirlere yardım eder, açları doyurur. İşte Cenab-ı Hakk’ın milyonlarca tür hayvanın bütün fertlerini her gün rızıklandırması, bütün ihtiyaçlarını mükemmel olarak görmesi hakikatine insandaki bu merhamet duygusu bir mikyas olabilir. Onunla ilahi ve sonsuz rahmete bir derece bakabilir.

Halk etmek, yani yaratmak bir fiildir; Halık (yaratıcı) ise isimdir; halıkıyet yani yaratıcı olmak ise ilahi şuunattan bir şe’ndir. Hiçbir mahluk yaratılmadan da Allah’ın halıkıyeti vardı, ama henüz Hâlık ismini tecelli ettirmemişti. Varlıkları yarattığında onlarda bu ismi tecelli ettirmiş oldu.

Rububiyet (terbiye edicilik), Hâkimiyet, Rahimiyet, Mâlikiyet… birer şendirler.

Örnek olarak, mâlikiyet üzerinde kısaca duralım:

Mâlikiyet bir şe’ndir. Allah, mülk âlemini yaratmakla mâlikiyetini tezahür ettirmiştir. İnsan ise emanet olarak kendisine verilen cüz’î bir mülkün sahibi olmasını ölçü alarak, henüz ışığı dünyaya ulaşmamış yıldızlar âlemine bakar, Allah’ın mülkünün akıl almaz derecede büyük olduğunu düşünür ve bütün sema tabakalarından ta cennet ve cehenneme kadar uzanan mülk âlemini düşünerek Allah’ın azametli mâlikiyetine bir derece bakabilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Adem68474

MİSİL VE MİSAL arasındaki farkı izah edermisiniz 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

"Misil", öz ve zat bakımından iki şeyin birbirine benzemesidir. Yani misil iki şeyde mahiyet ve hakikat aynıdır. Ama keyfiyet veya kemiyet farklıdır. Birbirine misil şeyler sayı, şekil veya derece itibarıyla farklı olabilirler. Bununla birlikte birçok yönden veya her yönden eşitlik de olabilir. Örneğin bir litre su, bir yarım litre suyun mislidir. Bir misli, iki misli vb. ifadeler kullanırız.

"Misal / temsil" ise bir şeyi bir şeye benzetmektir. Bundan dolayı bir veya birkaç cihetle bir benzerlik oluşur. Benzetmede sınırsız mertebeler olduğu için, bazıları caiz bazıları caiz değildir.

Aklın misli yoktur. Ama misali vardır. "Akıl güneş gibidir." cümlesinde olduğu gibi. "Ali aslan gibidir." cümlesinde Ali'nin cesareti aslana benzetilir. Yoksa aslanın bedeni, pençesi benzetilmez ve kastedilmez. Buna binaen temsillerin / teşbihlerin her ciheti hakikat ifade etmez. Buna dikkat edilmesi gerekir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Adem68474

Mesel ve temsil arasındaki farkı izah edermisiniz 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Mesel ve Temsil:

"Mesel" kelimesi eş- benzer anlamındadır. Kendisinde garabet bulunan bedi' sözdür. Bu garabet onu dillere destan yapmıştır.

Meselde temel umde olan garabet onun diğer sözlerden farklı olması demektir. Bu özelliği sebebiyle, mesel dillere destan olur, ağızdan ağza, nesilden nesle yayılır gider. Sözgelimi Hz. Musa ile Firavunun mücadelesi dillere destan olduğundan hemen her devirde kendilerine atıfta bulunulmuştur.

Kendisinde garebet olan her hayret verici hal, sıfat veya kıssa için "mesel" tabiri kullanılır. Mesela, Hz. İsa'nın babasız yaratılışı ile ilgili olarak "Şüphesiz Allah katında İsa'nın meseli Adem'in meseli gibidir." denir. Burada söz konusu olan her iki peygamberin hayret verici halleridir. Zira, Hz. Adem anne-babasız olarak doğrudan topraktan yaratılmış, Hz. İsa ise, sadece anne ile dünyaya gönderilmiştir. (Ra'd 35 ve Muhammed 15.)

Ayetlerde "müttakilere va'dolunan cennet'in meseli şöyledir..." denilmekte ve ardından cennetin hayret verici tavsifi yapılmaktadır.

Mesel ve temsil, aslında aynı kökten gelir. Her mesel, aynı zamanda bir temsildir. Ancak her temsil mesel değildir. Temsil şöhret bulup yaygınlaşınca mesel olur. Temsilde olduğu gibi, meselde de asıl olan teşbihtir.

Abdülkahir Cürcanî, belağatın temel kitaplarından olan "Esraru'l-Belağa" isimli eserinde, temsilin tesirini şöyle anlatır:

"Temsil, manaya bir elbise giydirir. Ona nüfuz kazandırır. Kadrini yükseltir. Ateşini alevlendirir, manayı daha parlak yapar. Nefisleri kendine çekmede kuvvet sağlar. Kalbleri kendine davet eder. Kalbin en uzak köşelerinden o manalara bir hareket başlar. İnsan tabiatını, muhabbetle o manalara boyun eğdirir."

"Getirilen temsil eğer medh için ise, o manaları daha parlak, daha azametli yapar. Nefiste tesiri daha asil, daha büyük olur. Medhi daha süratli sağlar, feraha daha çabuk ulaştırır. Eğer zem ise, dokunuşu daha acıtıcı, dağlaması daha yakıcı, incitmesi daha şiddetlidir.Eğer hüccet ise, bürhanı daha nurlu, galebesi daha kâhir, beyanı daha açıktır."
(9)

Cürcani'nin bu veciz ifadelerini bazı misallerle açmakta yarar görüyoruz. Şöyle ki: "Yaptığın kötülüğe karşı iyilik göremezsin, boşuna kendini kandırma!" yerine, "Dikenden üzüm toplayamazsın, ancak ektiğini biçersin." demek;

"Kıymetini bilmeyeceği şeyleri cahile söyleme" yerine, "hınzırların önüne inci saçma!" demek;
"Dünya devam etmez, baki kalmaz" yerine, "dünya geçici bir gölgedir" demek elbette daha edebi ve daha müessirdir. (Abdali, s. 39- 40)

Temsil, Kur'ânın gizli manaları bildirmekte, gerçekleri göstermekte kullandığı bir vesiledir. (Abdali, s. 57) Kur'ân-ı Kerim, meselelerini anlatırken sıkça temsiller verir. Mesela, sahabenin mehdi şöyle bir temsille yapılır:

"Onların hali bir ekine benzer ki, filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, ardından gövdesi üzerinde doğrulmuş, ekincilerin hoşuna gidiyor..." (Fetih, 48/29)

Sahabe, İslamın başlangıcında sayıca az idi. Sonra çoğaldılar, kuvvetlendiler. İnsanları hayrette bırakacak şekilde ilerlediler.(10)

"Şüphesiz Allah kendi yolunda kurşunlarla kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever."(Saff, 61/4)

ayetinde medih yoluyla bir teşvik vardır.

Kur'ânın yetim malı ve faiz yiyenlerle ilgili ifadeleri son derece caydırıcı birer temsil tarzındadır. Şöyle ki:

"Zulmen yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarında sırf bir ateş yerler ve yarın bir çılgın ateşe yaslanırlar." (Nisa, 4/10)

Cenab-ı Hak faiz yiyenlerle ilgili olarak şöyle bildirir:

"Faiz yiyen kimseler şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa öyle kalkarlar. Bu, onların 'Alışveriş tıpkı faiz gibidir.' demelerindendir..." (Bakara, 2/275)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...