"Nebiyy-i Ümmî" ile "Nübüvvet" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nübüvvet: Peygamberlik, nebilik, Allah'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak manalarına geliyor.

“Hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebîler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhalifindedir.” Lem’alar

İnsan, irade sahibi bir mahlûk... Dilediği şeyi konuşabiliyor; istediği yöne gidebiliyor.

Ve insan, toplum hayatı süren bir varlık; diğer insanlarla çok yönlü münasebet halinde.

İşte insan, bu irade ve hürriyet nimetiyle birlikte büyük bir imtihana tâbi tutulmuş. Cennet ve cehenneme o aday kılınmış. Yol kavşağına o oturtulmuş.

Öyle ise, her yöne gidebilen, dilediğini yapabilen, doğru ve yanlış hareket edebilen ve çok farklı ve hatta birbirine zıt şeyler söyleyebilen bu varlık için bir rehber gerekiyor.

Bu yol gösterici, “akıl” olamaz. Çünkü akıl, ancak şu varlık âleminin bir yaratıcısı olduğunu bilebilir. Allah’ın isimlerini, sıfatlarını, şuunatını, insanın ibadet vazifelerini, ölüm ötesini ve böyle daha nice hakikatleri bilecek güçte değil. İşte insan aklının bu âcizliği, insana yol gösterecek bir rehberi gerekli kılar. Bu rehberler ise peygamberlerdir.

O Hak elçileri, insanlara hakikati öğreten ve hidayet yolunu gösteren örnek şahsiyetlerdir.

"Bil ki, nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak, saadetin fihristesidir." (Lem’alar, 17. Lem’a)

İnsanlık tarihi boyunca ne kadar hayır ve kemalat varsa, tümü, hak din olan semavî dinler sayesinde ortaya çıkmıştır.

İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ 'nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını, esmâsını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini ve ahirete ait hakikatleri bilemeyeceğinden, Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavî kitaplar göndermiştir.

Her insanın anlayış ve kabiliyeti farklıdır. Bu bakımdan herkes aynı derecede her hakikati anlayamaz, hayır ve şerri birbirinden ayıramaz. Birinin şer dediğine diğeri hayır diyebilir. Bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve İlâhî hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.

Peygamberler (as.), insanın kabiliyetlerini inkişaf ettirir, onları iyiliğe ve hayra sevk eder ve hidayete erdirir. Peygamberlik, insanları imana ve hidayete ulaştıran umumi bir köprüdür. Cenab-ı Hak, Peygamberleri (as.) her türlü maddî ve manevî kemalatın, saadet ve selametin vesilesi kılmıştır. Bu bakımdan, en yüksek bir mertebeye ve en âli bir medeniyete kavuşmak onlara uymakla mümkündür.

Peygamberler, Allah’u Teâla’nın, kullarına emir ve yasaklarını bildirmek, hakkı ve hakikati tebliğ etmek üzere gönderdiği İlâhî elçilerdir. Feyiz ve kemalatları kendi kesbleriyle değildir; yani Peygamberlik çalışmakla elde edilmez, o ilâhi bir mevhibe, rabbanî bir bağış ve hususi bir lütuftur. Allah, o mukaddes vazifeyi mümin kullarından ehil gördüklerine ihsan eder ve peygamberliğe seçtiği kulunu bu vazifeye hazırlar. Peygamberlik vazifesini tevdi edinceye kadar onu her türlü kötülüklerden korur.

İnsanların ıslahı ve doğru yola yöneltilmeleri, ancak “İsmet” sıfatıyla muttasıf olan peygamberlerin önderliğinde olabilir. Eğer kitap ve peygamber gönderilmese idi, insanlar Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını, neyin helal neyin haram olduğunu bilemez ve sırat-ı müstakimde gidemezlerdi. Bunun içindir ki;

“Karıncayı emîrsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye elbette beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebîsiz. Sırr-ı nizam-ı âlem, böyle ister elbette.” (Mektubat)

  • NEBİYY-İ ÜMMÎ

Vahyin terbiye ettiği en şanlı Nebi: Nebiyy-i Ümmî (asm).

O Nebiyy-i Ümmî (asm.) kötülük namına bir şey bilmezdi. Allah, onu lekesiz, tozsuz, parlak bir ayna olarak terbiye etmişti. İşte “ümmiyet” denilen bu sâfiyet aynasında vahiy tezahür etti.

“Sanki o Zat, vahy-i İlâhînin makesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir.” (İşâratü’l- İ’caz)

Âlemlerin Rabbi, o şanlı peygamberini kimseye talebe etmedi. İlâhî takdiriyle buna engel oldu. Bu okuma tehir edildi; tâ “oku” emri gelinceye kadar. Bu emri alan O Nebiyy-i Ümmî (asm.), kâinat kitabını Rabbinin ismiyle okudu ve insanlık âlemine Kur’an’ı tâlim etti.

O, Rabbinin lütfuyla âhireti, arşı, levh-i mahfuzu okurken, müşrikler kendi yaptıkları putlara tapmakla meşgûldüler. Ne kâinatı okuyabilmişlerdi, ne de yaptıkları putları.

Okuyabilselerdi, kendi yaratılışlarını dedelerinin yaptığı o taşlara isnat etmezlerdi.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
N
Okunma sayısı : 3.265
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...