"Bil ki, nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalatın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak, saadetin fihristesidir." ifadesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanlık tarihi boyunca ne kadar hayır ve kemalat varsa, tümü, hak din olan semavi dinler sayesinde ortaya çıkmıştır. İlgili cümlenin devamında geçen şu ifadeler de mevzuyu izah etmektedir:

"Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zâhir bir hak, fâik bir kemal görünüyor. Bilbedâhe, hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalalet, şer ve hasaret, onun muhalifindedir." (Lem'alar, On Yedinci Lem'a.)

Keza Yirminci Söz'de geçen aşağıdaki tespitler de konumuza açıklık getirmektedir:

"İşte, Kur'ân-ı Hakîm, enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı maneviye cihetinde birer pîşdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye suretinde dahi, o enbiyanın her birisinin eline bazı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor. İşte, enbiyaların manevi kemalatını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mucizatlarından bahis dahi, onların nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki işmâm ediyor. Hatta denilebilir ki, manevi kemalat gibi maddi kemalatı ve harikaları dahi en evvel mucize eli nev-i beşere hediye etmiştir."

"İşte Hazret-i Nuh'un (Aleyhisselâm) bir mucizesi olan sefine ve Hazret-i Yusuf'un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest-i mucizedir. Bu hakikate latif bir işarettir ki, sanatkârların ekseri, her bir sanatta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Mesela, gemiciler Hazret-i Nuh'u (Aleyhisselâm), saatçiler Hazret-i Yûsuf'u (Aleyhisselâm), terziler Hazret-i İdris'i (Aleyhisselâm),.." (Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam.)

İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ 'nın varlığını bilse dahi, o Zat-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını, esmasını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini ve ahirete ait hakikatleri bilemeyeceğinden, Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavi kitaplar göndermiştir.

Her insanın anlayış ve kabiliyeti farklıdır. Bu bakımdan herkes aynı derecede her hakikati anlayamaz, hayır ve şerri birbirinden ayıramaz. Birinin şer dediğine diğeri hayır diyebilir. Bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve ilahi hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan başta Hz. Muhammed (asm) olmak üzere diğer bütün peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.

Peygamberler (as.) ve peygamberlik müessesesi, insanın kabiliyetlerini inkişaf ettirir, onları iyiliğe ve hayra sevk eder ve hidayete erdirir. Peygamberlik, insanları imana ve hidayete ulaştıran umumi bir köprüdür. Cenab-ı Hak, peygamberleri (as.) her türlü maddi ve manevi kemalatın, saadet ve selametin vesilesi kılmıştır. Bu bakımdan, en yüksek bir mertebeye ve en âli bir medeniyete kavuşmak onlara uymakla mümkündür.

Peygamberler, Allah Teâla’nın, kullarına emir ve yasaklarını bildirmek, hakkı ve hakikati tebliğ etmek üzere gönderdiği ilahi elçilerdir. Feyiz ve kemalatları kendi kesbleriyle değildir; yani peygamberlik çalışmakla elde edilmez, o ilahi bir mevhibe, rabbanî bir bağış ve hususi bir lütuftur. Allah, o mukaddes vazifeyi mümin kullarından ehil gördüklerine ihsan eder ve peygamberliğe seçtiği kulunu bu vazifeye hazırlar. Peygamberlik vazifesini tevdi edinceye kadar onu her türlü kötülüklerden korur.

İnsanların ıslahı ve doğru yola yöneltilmeleri, ancak “ismet” sıfatıyla muttasıf olan peygamberlerin önderliğinde olabilir. Eğer kitap ve peygamber gönderilmese idi, insanlar Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını, neyin helal neyin haram olduğunu bilemez ve sırat-ı müstakimde gidemezlerdi. Bunun içindir ki;

"Karıncayı emirsiz, arıları yasubsuz bırakmayan kudret-i ezeliye elbette beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebisiz. Sırr-ı nizam-ı âlem, böyle ister elbette." (Sözler, Lemeat: Nübüvvet beşerde zaruriyedir.)

Bütün Hak dinler ve en mükemmel ve son din olan İslam; kıyamete kadar gelecek bütün insanların dünyevi ve uhrevi saadetinin vesilesidir.

İslam sayesinde tarihte milyonlarca mürşit, müceddid, âlim ve evliya yetişmiş ve insanlığa rehberlik vazifesini ifa etmiştir. Nakşibendi, Geylani, Gazali, İmam-ı Rabbani Mevlana, Yunus Emre, Şazeli, bunlardan bazılarıdır.

Sulh, selamet, huzur ve teslim olmak gibi manalara gelen İslâmiyet, Müslümanların hayat tarzını düzenleyen, onların dünya ve ahiret saadet ve selametlerini, maddî ve manevî terakkilerini temin eden ilâhi bir kanun ve eşsiz bir rehberdir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“...Bugün sizin için dininizi ikmal ettim, sizin üzerinize olan nimetlerimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamiyet’ten razı oldum...” (Maide, 5/3)

Allah’ın beğendiği ve ikmal ettiği bir din, elbette en mükemmeldir ve bütün insanlığın rehberidir. Bu bakımdan, İslam dini, kıyamete kadar gelecek bütün insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarını, huzur ve refahını temin, ruhlarını ve akıllarını tatmin eder. Fıtrata, akıl ve vicdana en uygun, en mükemmel ve son din olan İslam’ın ulvi hakikatlerini ve nurlu esaslarını hayatına tatbik eden fert ve milletler, her zaman tekâmül ve terakki ederler ve etmişleridir de. Asr-ı saadet, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı tarihleri bunun en büyük delilidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...