"Nefsin belâhet ve hamâkatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîm'in memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Nefsin belâhet ve hamâkatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîm'in memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta cârî olmakla mes'elenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümûllü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdika mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hadiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itmi'nan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyat-ı esmâyı -kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde- vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvalini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir 'Hû' gibi görüyor. Tecelliyatın genişliğini imtinaa, büyüklüğünü ademe hamletmekle şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor."(1)

Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye”

Terbiye bir şeyin tedricen, yâni safhalar halinde, kademeli olarak kemâle ermesi demektir. Bu dünya hikmet âlemi olduğu için, gördüğümüz bütün eşya bir ilk noktadan itibaren terbiye edilerek son noktaya götürülür. Kâinat nur-u Muhammedîden (asm.) tekâmül ettirilerek altı günde, yâni altı safhada şu gördüğümüz hali aldığı gibi, aynı kanun bütün çekirdekler, tohumlar ve nutfeler âleminde de her an sayısız misalleriyle hükmünü icra etmektedir.

Şu görünen âlemde hikmet daha ziyade hükmettiği içindir ki, Kur’ân'ın hülasasa olan Fatiha suresinde Cenâb-ı Hak, kendisini Âlemlerin Rabbi unvanıyla tanıtır. Bu âlemlerden birisi de insanlar âlemidir ve onun bir ferdi olan insan da bu kanuna tabidir.

Üstad Hazretleri bu dersin başında bu hakikati hatırlatıyor. İnsan, her şeyiyle ayrı bir terbiyeden geçmiştir. Bunların her birisi de hikmetlidir, her birisi İlâhî irade ile Rabbanî ihtiyar ile gerçekleşmiştir.

Gözün görecek şekilde terbiye görmesi gibi, kulaklar işitecek şekilde, eller tutacak, ayaklar yürüyecek şekilde terbiye görmüşlerdir. Bu terbiye hücreler âlemimizde de icra edilmektedir.

Konunun devamında insanın bunu bildiği kaydedilir. Yâni inansın inanmasın her insan, kendi organlarının en mükemmel şekilde vazife yaptıklarını bilir. Ve yine her insan bilir ki, bunları ne kendisi terbiye etmiştir, ne de annesi ve babası. Ortada hikmetli bir terbiye vardır, bunu ise insanın ve en yakınlarının yapmadıkları açıktır. Her insan bunu bilir ve “Rabb-i Hakîm'in memlûk ve masnûu olduğun”a vicdanı şehadet eder.

Öte yandan “bu temellük ve terbiye” sadece insanın yaratılmasında ve terbiyesinde değil “bütün efrad, envâ, ecnasta”da caridir. Yâni insan düşünmelidir ki, bendeki bu terbiye bütün insanlarda olduğu gibi, diğer canlı türlerinde ve her türün bütün cinslerinde de görülmektedir. Böylece “mes'ele” “bir kaide-i külliye şeklini” alır.

Bu hâl, “bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdik”tir. Bir konuda, salahiyetli bütün âlimlerin ittifak etmeleri nasıl hakikati herkese kabul ettirirse, öyle de bütün ağaçların çekirdeklerden çıkmaları; bütün insanların, koyunların, …, nutfelerden çıkmaları; bütün kuşların, balıkların,.., yumurtalardan çıkmaları da bir nevi icma ve fiilî bir tasdiktir ki, bütün bu varlıkları önce küçücük hülasalarda toplayıp, sonra onları açarak, inkişaf ettiren bir “Rabb-i Muhtar-ı Hakîm”dir.

İşte insan, bütün bu hakikatlere şahid olduğu halde, yine de bazı inatçı ve âsi nefisler hakikatleri görmek istemezler. Bu umumî kanunun kendilerine de tatbik edildiğini, bu esmâ tecellilerinde diğer varlıklarla omuz omuza olduklarını görmek istemezler. Bu küllî ve geniş tecelliler onlara kanaat ve huzur vermesi gerekirken, tam tersine bunu; “vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal” sanırlar. O kadar çok tecelliler arasında kendilerinin saklanacağını, kaybolacaklarını, nazara alınmayacaklarını vehmederler.

Ve kendilerini kendilerine malik zannederek, yaptıkları işlerde “fiil içinde müstetir 'Hû' gibi” görürler. Kader Risalesinde ve Nur’un diğer derslerinde izah ve ispat edildiği gibi, insan kendine malik değildir. Organları da ruh dünyası da Allah’ın ihsanıyla çalışmakta, iş görmektedirler. Onun hissesi, bir gemideki dümenci nefer gibi sadece kendine bir yön tayin etmektir. Yâni, hayra yahut şerre meyletmektir. Bunun ötesinde her şeyi yaratan ancak Allah’tır.

Sadece bir misal vermekle iktifa edelim: Görme hâdisesinde insanın elinde sadece helale yahut harama bakmayı tercih etme, bunlardan birine meyletme vardır. Ne beynini kendisi çalıştırmaktadır, ne gözdeki görme kabiliyeti onun eseridir, ne güneşi ve diğer ışık kaynaklarını kendisi yapmıştır. İnsan neye bakmak istese bütün bu sayılanlar o şeyin görülmesine yardım ederler.

“Tecelliyatın genişliğini imtinaa, büyüklüğünü ademe hamletmekle şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.”

Bir adam; “Bir harf kâtipsiz olmaz.” hakikatini kabul etse de bin sayfalık bir kitabın kâtipsiz ortaya çıktığını iddia etse ve sebep olarak da o kitabın sayfa sayısının çokluğunu gösterse akıl almaz bir mugalata yapmış olur.

Böyle yapan bir nefis şeytanı da geri bırakacak bir sapıklığa düşer. Üstad Hazretlerinin; "...cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytân-ı insî!"(2) ifadesi bu noktada çok manalıdır.

Bilindiği gibi insan nevi, cin nevinden daha mükemmeldir, sermayece daha zengindir. Bu büyük sermayeyi yerinde kullandığında cinlerin yetişemeyeceği bir ulviyete erebileceği gibi, yanlış kullandığında da onların inanmayan kısmından çok daha aşağı düşebilir. Fazla sermayenin kârı da fazla olur, zararı da...

Nefis; bütün âlemleri ve kendisini çok san’atlı bir şekilde yaratan bir zatın varlığının çok açık delilleri olduğu halde onları görmezden geliyor. Tecelliyatın genişliğini ve her tarafı ihata etmesini, akıldan uzak görüyor ve inkâra gidiyor. Her şey Allah'ın varlığına ve birliğine güneş gibi delil iken, -hâşâ- O’nun yokluğuna delil görüyor. Bu ise şeytanların bile kabul edemeyeceği bir muğalata, bir yanıltmaca, bir ters mantıktır.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.
(2) bk. age., Zerre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56

"Kanaat ve itmi'nan etmesi lâzım" Burada iman denmeyip itminan denilmesinin hikmeti ne olabilir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Burada iman etmeden öte, hem nefsin inadına hem de teslim ve tevekkülün derece ve makamına vurgu yapılıyor. Yani nefis sahibi iman ediyor, lakin nefis bu imana kanaat edip tam bir itminan ile tevekkül ve teslimde bulunmuyor.

Zaten muhatap da nefistir, nefis yek başına iman etme salahiyetine sahip değildir; nefis ancak nefis sahibi tarafından terbiye ve ıslah edilebilir.

Bu i’lem nefsin terbiye ve ıslah terapilerinden bir tanesidir. Nefis kanaat ve itminana erdiğinde, sahibi velayet makamına erişmiş demektir...

Zaten itminan kelimesi “inanma ve kanaat getirme” manasına gelir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...