"Nefsin belâhet ve hamâkatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîm'in memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine..." devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Nefsin belâhet ve hamâkatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîm'in memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta cârî olmakla mes'elenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümûllü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdika mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hadiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itmi'nan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyat-ı esmâyı -kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde- vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvalini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir “Hû” gibi görüyor. Tecelliyatın genişliğini imtinaa, büyüklüğünü ademe hamletmekle şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.

Nefsin anlamadığı veya anlamak istemediği ve dolayısıyla ahmaklık ettiği hallerden biri şudur; bütün alemleri yarattığı gibi, kendisini de sanatlı bir şekilde yaratan bir zatın varlığının çok açık delilleri olduğu halde onları görmezden geliyor. O, açık olan delil ise şudur; kendisinde tecelli eden kanunlar, bütün varlıklarda, varlıkların cinslerinde ve fertlerinde göründüğü ve bu da tek bir zatın varlığına apaçık bir delil olduğu halde, bunları görmezden geliyor. Hâlbuki hepsinde aynı kanun tecelli etmesi gösteriyor ki, tesadüf yoktur. Tek bir elden çıkmıştır. Bunu inkar etmekle de yetinmiyor, aynı zamanda bu açık delilin içinde kendisini gizlemeye çalışıyor. Herkeste aynı tecelli, cilve ve kanunun olmasını bir ihmalkarlık olarak yorumluyor.

Kendisini, yaptığı fillerin içinde, gizli özne gibi görüyor.

Zira tecelliyatın genişliğini ve her tarafı ihata etmesini tek bir zatın eseri olamayacağını akıldan uzak görüyor ve bunu da imkansız gördüğü için böyle bir zat yoktur diyerek inkâra gidiyor.

Her şey Allah'a delil iken tam tersine Allah'ın yokluğuna delil görüyor.

Bu ise şeytanı dahi utandıracak bir haldır. Zira kendi kendini kandırıyor.

“Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye”

Terbiye bir şeyin tedricen, yâni safhalar halinde, kademeli olarak kemâle ermesi demektir. Bu dünya hikmet âlemi olduğu için, gördüğümüz bütün eşya bir ilk noktadan itibaren terbiye edilerek son noktaya götürülür. Kâinat nur-u Muhammedîden (asm.) tekâmül ettirilerek altı günde, yâni altı safhada şu gördüğümüz hali aldığı gibi, aynı kanun bütün çekirdekler, tohumlar ve nutfeler âleminde de her an sayısız örnekleriyle hükmünü icra etmektedir.

Şu görünen âlemde hikmet daha çok hükmetiği içindir ki, Kur’ânın hülasasa olan Fatiha Sûresinde Cenâb-ı Hak, kendisini âlemlerin Rabbi ünvanıyla tanıtır. Bu âlemlerden birisi de insanlar âlemidir ve onun bir ferdi olan insan da bu kanuna tabidir.

Üstat hazretleri bu dersin başında bu hakikati hatırlatıyor. İnsan, her şeyiyle ayrı bir terbiyeden geçmiştir. Bunların her birisi de hikmelidir ve yine bunların her birisi İlâhî irade ile, Rabbani ihtiyar ile gerçekleşmiştir.

Gözün görecek şekilde terbiye görmesi gibi, kulaklar işitecek şekilde, eller tutacak, ayaklar yürüyecek şekilde terbiye görmüşlerdir. Bu terbiye hücreler âlemimizde de icra edilmektedir.

Konunun devamında insanın bunu bildiği kaydedilir. Yâni inansın inanmasın her insan, kendi organlarının en mükemmel şekilde görev yaptıklarını bilir. Ve yine her insan bilir ki, bunları ne kendisi terbiye etkeştir, ne de annesi ve babası. Ortada hikmeli bir terbiye vardır, bunu ise insanın ve en yakınlarının yapmadıkları açıktır. Her insan bunu bilir ve “Rabb-i Hakîm'in memlûk ve masnûu olduğun”a vicdanı şehadet eder.

Öte yandan “bu temellük ve terbiye” her şeyi Allah’ın yarattığı ve hep şeyin O’nun mülkü ve memlukü olduğu hakikati, sadece insanın yaratılmasında ve terbiyesinde değil “bütün efrad, envâ, ecnasta”da caridir. Yâni insan düşünmelidir ki, bendeki bu terbiye bütün insanlarda olduğu gibi diğer canlı türlerinde ve her türün bütün cinslerinde de görülmektedir. Böylece “mes'ele” “ bir kaide-i külliye şeklini” alır.

Bu hal, “bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdik”tir. Bir konuda, yetkili bütün alimlerin ittifak etmeleri nasıl hakikati herkese kabul ettirirse, öyle de bütün ağaçların çekirdeklerden çıkmaları; bütün insanların, koyunların, …, nutfelerden çıkmaları; bütün kuşların, balıkların,.., yumurtalardan çıkmalaları da bir nevi icma ve fiili bir tasdiktir ki, bütün bu varlıkları önce küçücük hülasalarda toplayıp, sonra onları açarak, inkişaf ettiren bir “Rabb-i Muhtar-ı Hakîm”dir.

İşte insan bütün bu gerçeklere şahit olduğu halde, yine de bazı inatçı ve âsi nefisler hakikatleri görmek istemezler. Bu umumî kanunun kendilerine de uygulandığını, bu esmâ tecellilerinde diğer varlıklarla omuz omuza olduklarını görmek istemezler. Bu küllî ve geniş tecelliler onlara iman ve huzur vermesi gerekirken, tam tersine bunu “vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal” sanırlar. O kadar çok tecelliler arasında kendilerinin saklanacağını, kaybolacaklarını, nazara alınmayacaklarını vehmederler.

Ve kendilerini kendilerine malik sanarak, yaptıkları işlerde “fiil içinde müstetir “Hû” gibi” görürler. Kader Risalesinde ve Nur’un diğer derslerinde izah ve ispat edildiği gibi, insan kendine malik değildir. Organları da ruh dünyası da Allah’ın ihsanıyla çalışmakta, iş görmektedirler. Onun hissesi, bir gemideki dümenci nefer gibi sadece kendine bir yön tayin etmektir. Yâni, hayra yahut şerre meyletmektir. Bunun ötesinde her şeyi yaratan ancak Allah’tır.

Sadece bir örnek vermekle yetinelim: Görme olayında insanın elinde sadece helale yahut harama bakmayı tercih etme, bunlardan birine meyletme vardır. Ne beynini kendisi çalıştırmaktadır, ne gözdeki görme kabiliyeti onun eseridir, ne güneşi ve diğer ışık kaynaklarını kendisi yapmıştır. İnsan neye bakmak istese bütün bu sayılanlar o şeyin görülmesine yardım ederler.

“Tecelliyatın genişliğini imtinaa, büyüklüğünü ademe hamletmekle şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.”

Bir adam, “Bir harf kâtipsiz olmaz.” gerçeğini kabul etse de bin sayfalık bir kitabın katipsiz ortaya çıktığını iddia etse ve gerekçe olarak da o kitabın sayfa sayısının çokluğunu gösterse nasıl akıl almaz bir mugalata yapmış olur.

Böyle yapan bir nefis şeytanı da geri bırakacak bir sapıklığa düşer. Üstat hazretlerinin, “Cinnî şeytanlara üstatlık eden ey şeytan-ı insî” ifadesi bu noktada çok manalıdır.

Bilindiği gibi insan nevi, cin nevinden daha mükemmeldir, sermayece daha zengindir. Bu büyük sermayeyi yerinde kullandığında cinlerin yetişemeyeceği bir ulviyete erebileceği gibi, yanlış kullandığında da onların inanmayan kısmından çok daha aşağı düşebilir. Fazla sermayenin kârı da fazla olur, zararı da...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...