"Nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır." Allah'ın muhabbet-i münezzehesini ayet ve hadislerle izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’ın mahlukata ait bir sıfat ile sıfatlanması caiz değildir. Şayet Allah mahlukata ait bir sıfat ile tavsif edilmiş ise, bu tavsif mecaz ve teşbih ifade eder. Yoksa zahirî ve hakiki manasını anlamak caiz olmaz.

Nitekim Kur'an ve sünnette Allah mahlukatın sıfatı ile tavsif edilmiştir, ama Ehl-i sünnet âlimleri bu tavsifi tevil ve tabir etmişlerdir. Mesela, "yedullah, arşa istiva etti" tabirleri buna misal olarak gösterilebilir. Allah’ın eli ve arşa oturmak tabirleri müteşabihdir, bir kinayedir. "Yedullah" Allah’ın kudretine bir kinayedir; "Arşa istiva etti" tabiri de Allah’ın kâinat üzerindeki hâkimiyetine bir teşbihtir.

Bunun hikmeti ise, insanların idrak etmesini kolaylaştırmaktır. Kur’ân'a biz “Kelamullah” demekteyiz. Kelamullah, yani Allah'ın kelamı bir sıfat-ı ilahidir. Bu yönüyle Kur’ân mahlûk değildir. Bir sıfat-ı İlâhîdir ve Allah'ın bizden arzularını anlamamız için inzal edilmiştir ve bu inzal bir tenezzülat-ı ilahiyedir.

Allah kullarının anlayış seviyesine tenezzül ediyor denebilir. Zira muhatap insandır. Bir çocukla konuşurken onun seviyesine inip ve anlayacağı dili ve misalleri verdiğimiz gibi, Rabbimiz de bizimle konuşurken, bizim anlayacağımız unsurları misal olarak vermektedir. Bu üslup hikmetin iktizasıdır.

Yoksa bu tabirleri zahiri üzerine anlamak küfür olur. Kur'an ve sünnette geçen teşbih ve mecazi ifadeler zahiri üzerine anlaşılmaz. Bu teşbih ve mecazi ifadeler Kur'an'ın aslına ve ruhuna uygun bir şekilde tevil ve tabir edilir ki, bu bir Ehl-i sünnet kaidesidir. Tarihte bu şekil yapmayıp, mecaz ve teşbihleri zahirî gibi anlayan, aynı ile tatbik eden Müşebbihe ve Mücessime grupları çıkmıştır. Bunlar -haşa- Allah’ı cisimleştirip, mahlukata benzetmişler ve İslam’ın dairesinden huruc etmişlerdir.

Risale-i Nur'da geçen bu tarz ifadeleri de müteşabih ayet ve hadislere kıyas edebiliriz.

Mesela “Şefkat-i rububiyetini müteessir eden...” cümlesindeki "müteesir" tabirini razı olmamak, gadaplanmak manasında ya da Allah’ın uluhiyetine münasip bir şuunat olarak anlamalıyız. İnsanların üzülmesi ve kederlenmesi gibi anlamak doğru değildir.

Müteessir olmak daha çok çaresiz bir durumun neticesinde, insanın kendini boşaltmak için üzülmesini ifade ediyor. Hâlbuki Allah’ı zor durumda bırakacak ve bunun neticesinde çaresizlikten üzecek bir halet muhaldir, ulûhiyetine yakışmaz. Ama teşbih ve kinaye Kur'an ve sünnette cari bir yol olduğu için Üstad da ince bir manaya işaret için müteessir teşbihini istimal etmiştir.

“Muhabbet-i münezzehesi” tabirini de bu şekilde düşünmek gerekir. Süleyman Çelebi'nin Allah’ın Habibine olan rızasını ifade sadedinde söylediği “Ben sana âşık olmuşum.” tabirini Üstad Hazretleri “Ben senden razı olmuşum.” şeklinde tevil etmesi gayet güzel bir misaldir. Bu ölçüyü diğer tabirler için de kullanmak mümkündür.

Şuunat hakkında doğrudan ayet ya da hadisler mevcut değildir. Lakin işarî ve remzî olarak yüzlerce müteşabih ayet ve hadisler bu şuunata karine ve delil olabilirler.

Bu sınıfa giren çok ayet ve hadisler mevcuttur. Bunlardan bazılarını misal olarak verelim.

"Allah'ın eli kulların ellerinin üstündedir." (Feth, 48/10)

"Sadece Rabbinin yüzü bakidir." (Rahman, 55/27)

"Benim nefsimdekini bilirsin; fakat ben senin nefsinde bulunanı bilmem." (Maide, 5/116)

"Allah, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri altı günde yaratmış, sonra da Arş'ın üzerine istivâ etmiştir." (Secde, 32/4)

Bütün bu ayetlerde Allah’a bir aza ya da organ isnad edilmektedir ki, bunların hepsi müteşabihtir. Muhabbet kalbe ait bir sıfat olduğuna göre, orada da bir teşbih söz konusudur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...