"Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin." Hamd ile düşünmeyi açar mısınız?
Değerli Kardeşimiz;
"Ey insan! Nimetin zevâlinden elem çekme. Çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevalini düşünüp o elemden feryad etme. Çünkü o nimet meyvesi, bir rahmet-i bînihayenin semeresidir. Ağacı baki ise, meyve gitse de yerine gelen var. Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin." (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam)
Nimetin, maddi ve manevi olmak üzere iki türlü lezzeti vardır. Nimetin maddi lezzeti, insanın bedenine ve azalarına; manevi lezzeti ise akıl, kalp ve sair latifelere hitap eder.
Nimetlerin arkasında Cenab-ı Hakk’ın “rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü” görmek, daha büyük bir nimettir.
Bir insan, padişahın kendisine bir elma ihsan etmesinden iki ayrı ve farklı lezzet alır. Birisi elmanın kendi tadı ve lezzetidir. Bu lezzet dil ile tadıldığı için cismanî bir lezzettir. Elmayı o padişah-ı zîşanın bir hediyesi ve onun iltifatının bir nişanesi olduğu cihetle sevmek ise kalbe ve ruha ait manevi bir hazdır. Ruh bedenden ne kadar yüksek ise, bu ikinci manevi lezzet de birinciden o kadar ileridir.
Bunu yediğimiz her meyve, aldığımız her gıda için düşünebilsek ve onları Allah’ın bir ihsanı olarak görebilsek nimetlerin maddi lezzetleriyle mukayese kabul etmeyecek kadar yüksek manevi lezzetler alabiliriz.
Nimetin manevi lezzeti, nimeti veren eli görmektir. Yani nimetten, nimeti verene intikal etmektir. İşte nimet içinde nimeti vereni görüp ona karşı perestiş etmek de maddi lezzetten daha ziyade bir lezzet vardır.
"Evet, nimet içinde in'am görünür; Rahman'ın iltifatı hissedilir. Nimetten in'ama geçsen, Mün'imi bulursun. Hem her eser-i Samedânî, bir mektub gibi, bir Sâni'-i Zülcelâl'in esmasını bildirir..." (Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam)
İn’am; nimetin verilmesi, ikram ve ihsan edilmesi demektir. Bir nimeti bu manada değerlendiren insan, bu ikram ve ihsan manalarını ne ağaca, ne toprağa veremeyeceğinden o nimette Rahmân olan Rabbinin iltifatını hisseder. Böylece nimetten in’ama geçer ve o nimetin hakiki sahibi ve yaratıcısı olan Mün’imi bulur.
Aynı şekilde, yeryüzüne serilen yahut gökyüzünü süsleyen ve her biri bir sanat mu’cizesi olan ilahi eserleri tefekkür eden insan, onların taşıdığı derin manaları, sanat inceliklerini ne ölü elementlere, ne de şuursuz sebeplere vermeyip hepsini Allah’tan bilir; onları onun mahlukları ve eserleri olarak değerlendirir. Böylece nakıştan manaya geçerek esma tecellilerini okur ve Müsemma’yı, yani o isimlere sahip olan Allah’ı bilir ve tanır.
O nakışlarda evvela güzellik ve süslendirme nazara çarpıyorsa, nakıştan mânaya geçince Müzeyyin ismiyle Allah’ı bulur.
O nakışlarda kudret ve azamet hâkim görünüyorsa, Kâdir ve Azîm isimleriyle Allah’ı bulur.
Üstad Hazretleri “nimet” mefhumunu, sadece midenin ihtiyaçlarına hasretmez. Mide doymak istediği gibi, akıl, kalb ve bütün duygular da tatmin olmak isterler. Bunların tüm ihtiyaçları “nimet”, onların verilmesi “in’am”, bunları ihsan eden ise “Mün’im”dir.
Bütün mesele, nimette boğulmayıp, in’ama geçebilmektedir ki, Mün'imi bulabilelim. Aksi hâlde bu kıymetli nimetleri şuursuzca tüketmenin hesabı çok ağır olur.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü