Her insan için; doğuştan şer ve hayır istidatları aynı ölçüde mi mevcuttur? Biri birinden daha fazla veya az olabilir mi?
- Peygamberler veya büyük zatların yeri nedir?
Değerli Kardeşimiz;
İstidat ve kabiliyet, bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil demektir. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahlûklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvvelerine denir. İnsanın fıtrat ve mahiyetinde sayısız istidat yerleştirilmiştir.
İnsan fıtratına çekirdek olarak konulan istidat ve kabiliyetlerin inkişaf edip gelişmesinde iki ana sebep vardır. Bunlara göre insan fıtratındaki kabiliyetlerin inkişaf hızı ve süresi farklılık arz ediyor.
İnsanın fıtratı bir tarla gibidir, Allah bu tarlaya sayısız hayra ve şerre kabil tohumlar ekmiştir. İnsana düşen vazife ise, bu tohumları hayır noktasında sulayıp işletmek ve o yönde terakki ettirmektir. Fıtrat tarlasındaki bu hayır tohumları da ancak İslam suyu ile gelişir ve büyür.
“Eğer o isti’dâd çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, îmânın ziyâsıyla ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek evâmîr-i Kur'âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı ma’neviyesini hakîkî gâyelerine tevcîh etse, elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve cennette hadsiz kemâlât ve nîmetlere medâr olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakîkat-i dâimenin cihâzâtına câmi’ kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine ve bu şecere-i kâinâtın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır.” (23. Söz)
İnsanın istîdat çekirdeği yerinde kullanılırsa, o çekirdekten “Cennette hadsiz kemâlât ve ni’metlere medâr olacak bir şecere-i bâkîye” çıkabilir. Bunun için öncelikle bu çekirdeğin “ubûdiyet toprağına” ekilmesi gerekir. Yani insân “Ben Allah’ın kuluyum; maddî ve ma’nevî hiçbir cihâzım benim kendi malım ve mülküm değil, onları dilediğim gibi kullanamam.” diyerek bunların tamamını Allah’ın razı olduğu şekilde kullandığı taktirde istîdadını ubûdiyet toprağına ekmiş demektir.
Bu kul, îmanın ziyâsı altına girmekle, aklı ve fikriyle ulaşması mümkün olmayan nice gaybî hakîkatlere vakıf olur. Rabbinin sıfatlarını, isimlerini, âhireti, melekleri ve imanın diğer rükünlerini bu ziyâ ile görür ve bilir.
Bu îmanı “evâmîr-i Kur'âniyyeyi imtisâl”, yani İlâhî emirlere harfiyen uyma takip eder. Artık, “cihâzât-ı mâneviyyesini hakikî gâyelerine tevcîh” yoluna girmiş olan bu bahtiyar kulun kalbi, aklı, hayâli, hafızası; görme, işitme gibi duyguları; muhabbet, şefkat, korku, merak gibi sayılamayacak kadar çok hissiyatı ma’nen terakki edecekler ve bu terakki yolculuğu en mükemmel meyvelerini ebedî saâdet mahâlli olan cennette vereceklerdir.
Evet, bazı insanları Allah fıtri olarak üstün vasıflarla ve harika cihazlarla donatmıştır. Bu üstün cihazlar sayesinde, normal insanın on yılda elde edeceği kemalatı bu adam bir yılda kazanıyor. Zekâ ve hafıza noktasından parlak olan insanların inkişaf ve terakkisi normal bir insanın inkişafından çok daha hızlıdır.
Bunun gibi bazı insanlar otuz yaşında profesör olurken, bazıları kırk veya elli yaşında olabiliyor. Bazı müçtehit imamlar dört yaşında Kur'an-ı Kerim’i ezberlerken, bu normal insanlarda biraz daha gecikebiliyor. Üstad'ın üç ay gibi kısa bir süre içinde medrese ilmini tahsil etmesinde, harikulade zekâ ve hafızasının payı büyüktür.
İkinci sebep ise, istidat ve kabiliyetleri yetiştiren ve terbiye eden sistem ve hocanın durumudur. Bazen kabiliyetli bir insan kötü bir sistemin ve hocanın elinde zayi olup gider. Bazen de istidadı vasatın altında olan bir insan, iyi bir sistem ve hoca sayesinde büyük seviyelere ve makamlara ulaşabilir. Bu yüzden, insanların kabiliyetlerinin inkişafında eğitim sistemi ile hocanın hissesi çok mühimdir. Üstün kabiliyetli bir insan, iyi donanımlı bir hocanın elinde işlenirse çok süratli bir şekilde inkişaf edip parlar.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi insanın fıtratı bir tarla gibidir. Allah bu tarlaya çok hikmetlerin tahakkuku için hayır ve şer tohumlarını ekmiştir. İnsan fıtrat itibari ile hayra da şerre de kabiliyetli olarak yaratılmıştır. Bu hayır ve şer tohumların inkişaf ve tekemmül seçimini ise insanın kendi tercihine bırakmıştır. Yani insan fıtratına ekilmiş olan bu hayır ve şer tohumlarından birisine kuvvet verip onu neşv ü nemalandırabilir. Seçim insanda olmasından dolayı mesuliyet ve sorumluluk da insana aittir.
“İnsânın mâhiyetine, kudretten ehemmiyetli cihâzât ve kaderden kıymetli programlar tevdî edilmiş…” (23. Söz)
Bu cihâzlar her insanda vardır. İnsan rûhunda doğru-yanlış, hayır-şer her işi yapabilme istidadı mevcuttur. Ancak, bunları yanlış yolda kullanan kişi, zamanla yaptığı yanlışa müptela olur. O yanlış, onda mizaç hâline gelir.
Bu derste dünya hayatı toprak altına benzetilmiştir. Toprak âleminde istidadını yerinde kullanan çekirdekler, hava âlemine ağaç olarak çıktıkları gibi, bu dünya hayâtında da kendisine ihsan edilen maddî ve manevî sermayelerini istikamet üzere kullananlar “cennete layık bir kıymet” almış olarak âhirete giderler. Aksine hareket edenler ise mizaçlarını bozarak “cehenneme ehil olacak bir vaziyete” girerler.
İnsanın şerre kabiliyetli ve eğilimli olması insanı mesuliyetten kurtarmaz. Zira şerre olan bu kabiliyet ve eğilim insan iradesini selbedip ortadan kaldırmıyor. Sadece ve sadece bir tercih sahası oluyor. Hatta insanın fıtratına ekilen hayır tohumu ve kabiliyeti şerden daha çoktur. Ve bu hayır tohumlarını yeşertecek bütün imkânları da Allah seferber etmiştir. Yüz yirmi dört bin peygamber ve milyonlarca evliya ve asfiya hepsi hayır tohumlarının inkişafı için seferber edilmişlerdir.
Hulasa; her insanın istidadı aynıdır, sadece kabiliyetlerin kuvvet ve keyfiyeti muhteliftir. Kimisinin kabiliyeti şimşek gibi kuvvetli ve süratli iken, kimisininki de kibrit gibi zaif ve yavaştır. Ama aynı kabiliyet ve duygular her insanda mevcuttur. Peygamberler de insan olmasından dolayı onların fıtratlarında da şerre kabiliyet mevcuttur. Lakin onlardaki ismet sıfatı bu kabiliyetlere set çekiyor. Peygamberlerin normal insanlardan tek farkı ismet sıfatına haiz olmalarıdır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü