"Biz hizmetle mükellefiz. Neticeleri ve muvaffakıyet, Cenab-ı Hakk'a aittir." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Hakkım olmadan bana verilen ziyade ehemmiyetiniz, inşaallah size zararı olmaz; fakat Risale-i Nur’un hüsn-ü cereyanına zarar ihtimali var. Siz bir hakikati hissediyorsunuz. Ve fevkalade sadakat ve ihlasınız inşaallah hak görür, fakat surette bazen aldanılır. Biz hizmetle mükellefiz. Neticeleri ve muvaffakıyet, Cenab-ı Hakk'a aittir." (Kastamonu Lahikası, 57. Mektup)
Burada, Üstad'a verilen bir makamın hizmete zarar verebileceği, hizmetle vazifeli olduğumuzu, neticelerle alakadar olmamamız gerektiği güzelce ders veriliyor. Zira güzel neticelendirmek, ceza ya da mükâfat, fayda ya da zarar vermek tamamen Allah’a ait şeylerdir ve O’nun takdiridir. İnsan sadece hizmet etmek ve Allah’ın koyduğu kanun ve kaidelere uymakla vazifelidir. Neticeye ulaştırmak Allah’ın takdir ve hikmetine bakar.
Asker kendine verilen vazifeyi ve emri unutup, komutanın vazifesine heveslenirse, şiddetli cezayı hak etmiş olur.
İnsan da şaşırıp Allah’ın vazifesine ve yani O’nun takdir ve hükmüne omuz atmaya kalkarsa, altında ezilir ve dağılır. Hem kendi işini yapamaz hâle gelir hem de Allah’ın ceza ve tekdirine maruz kalır...
İnsan, üstadımızın; “vazifeni yap, vazife-i ilâhîyeye karışma” tavsiyesini düstur edinmeli, kendisine düşen vazifeyi tam olarak yerine getirdikten sonra, Rabbine tevekkül etmeli, O’nun hükmüne teslim olmalı, takdirini rıza ve memnuniyetle karşılamalıdır. Bunu yapabilen insan evhamdan kurtulur, ruh sıkıntısına, gönül darlığına düşmez.
Evet, insan vazifesini yapıp, cenab-ı hakk’ın vazifesine karışmamalı. Mesela, insan bazen şefkat duygusunu yanlış kullanır; “Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez”, hakikatinden gaflet eder ve sevdiği insanların başına gelen musibetler ve elemlere haddinden fazla üzülür, elemler içinde kalır. Hâlbuki her konuda olduğu gibi, musibet ve hastalıkların önlenmesinde yahut giderilmesinde de insana düşen, “vazifeni yap vazife-i ilâhîyeye karışma” prensibiyle hareket etmek, sebeplere teşebbüs ettikten sonra netice için Allah’a tevekkül etmek, O’nun rububiyetine karışmamaktır. Yine üstadımızın ifadesiyle insan “kıl kadar şuur ile büyük taşları kaldırma teşebbüsünde” bulunmamalı, aklını gereksiz yormamalı, ezmemeli, perişan etmemelidir.
İnsan, karşılaştığı her hangi bir meselede kendisine bir vazife düşüyorsa, alması gereken bir tedbir varsa bunu en hassas bir şekilde yerine getirir. Zira çok iyi bilir ki, bu vücut ona emanettir, aile fertleri, malı, mülkü, makamı ve mevkii de birer emanettirler. Aksi yolda giden, yâni kadere teslim olmayan, tevekküle yanaşmayan, hâdiseleri evham ile değerlendiren, hastalıklara isyan ile mukabele eden bir insan, başını taşa vurmuş gibi olur; “fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz.”
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü