"Vazife-i İlâhiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak" Ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’a karşı -hâşâ- "Ben şu hizmeti yaparsam sen de bu hizmetime karşı şu ücreti ya da şu mükafatı verir misin?" diye bir beklenti içine girmek samimiyet ve ihlas ile bağdaşmaz. Bu tarz bir beklenti aynı zamanda Allah’ı tecrübe ve imtihan etme manasını taşır. Böyle bir tavır “Göreyim ben böyle yaparsam sende böyle yapıyor musun?” havasına girer ki, bu tam bir edepsizliktir.

İnsan yaptığı hizmet ve ibadetleri hiçbir beklenti ve karşılılık beklemeden sırf Allah rızasını kazanmak için yapmalıdır. İnsan, Allah’a ait vazifeleri kendi üzerine almaya kalkışırsa hem o yükün altında ezilir hem de ihlası kaybeder.

Mesela, bizim vazifemiz iman hizmetinde bulunmaktır. Allah’a kalan ise bu hizmete mukabil hidayet ve âlem-i İslam’ın ihyasıdır. Lakin Allah (c.c) hidayet ve ihya işini hikmetine göre verir. "Biz hizmet ettik, sen de artık hidayet ve ihya ver" diye bir tavır sergilemeyiz. Bu ölçü her türlü ibadet için de geçerlidir. Dua ederiz, lakin "Allah neden duamıza karşılık vermiyor?" veya "Madem istediğimi vermiyor, artık dua etmiyorum." diyemeyiz...

İnsan vazifesini yapıp, vazife-i İlahiyeye karışmamalı.” Vazife; burada isim ve sıfatlarının tecellisi ve rububiyetin şe’ni manasında mecazî bir ifadedir. Yoksa Allah’ın zâtına ve sıfatlarına uygun olmayan, vazife ve iş manasında değildir.

Mecaz ve teşbihte ilk ve zahir mana değil, maksada işaret eden ikinci mana murad edilir. Yani işarî manalar esastır. İlk mana ifadenin zahiri, kabuğudur, ikinci mana ise kast edilen asıl manadır. Vazife kelimesinin ilk ve zahir manası; emir ve mecburiyet olarak bir işi yapmaktır, ikinci manası ise şe’niyettir. Rububiyetin icabı ile rububiyetin yapmakla mükellef olduğu şey arasında mana olarak çok fark vardır.

Evet, insan vazifesini yapıp, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı. Mesela, insan bazen şefkat duygusunu yanlış kullanır; “Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez”, hakikatinden gaflet eder ve sevdiği insanların başına gelen musibetler ve elemlere lüzumundan fazla üzülür, elemler içinde kalır. Hâlbuki her konuda olduğu gibi, musibet ve hastalıkların önlenmesinde yahut giderilmesinde de insana düşen, “Vazifeni yap vazife-i İlâhîyeye karışma” prensibiyle hareket etmek, sebeplere teşebbüs ettikten sonra netice için Allah’a tevekkül etmek, O’nun rububiyetine karışmamaktır. Yine Üstadımızın ifadesiyle insan “kıl kadar şuur ile büyük taşları kaldırma teşebbüsünde” bulunmamalı, aklını gereksiz yormamalı, ezmemeli, perişan etmemelidir. Hangi musibetin kul için ne gibi terakkilere vesile olduğunu ve hangi günahlarına keffaret olduğunu anlamaya kalkışmak bir kıla büyük taşları yüklemeye benzetilmiştir.

İnsan, karşılaştığı her hangi bir meselede kendisine bir vazife düşüyorsa, alması gereken bir tedbir varsa bunu en hassas bir şekilde yerine getirir. Zira çok iyi bilir ki, bu vücut ona emanettir, aile fertleri, malı, mülkü, makamı ve mevkii de birer emanettirler. Bunların her birisi için Üstadımızın “Vazifeni yap, vazife-i İlâhîyeye karışma.” tavsiyesine uyarak kendisine düşen vazifeyi tam olarak yerine getirdikten sonra, Rabbine tevekkül eder, O’nun hükmüne teslim olur, takdirini rıza ve memnuniyetle karşılar. Bunu yapabilen insan tevekkül üzeredir; evhamdan kurtulur, ruh sıkıntısına, gönül darlığına düşmez.

Aksi yolda giden, yâni kadere teslim olmayan, tevekküle yanaşmayan, hâdiseleri evham ile değerlendiren, hastalıklara isyan ile mukabele eden bir insan, başını taşa vurmuş gibi olur; “fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz.”

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...