Nur talebesinin zekât alması, Risale-i Nurların düsturlarına uygun mu?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nur talebeliği bir meslek ve meşrep olduğu için İslam fıkhında geçerli olan kaide ve düsturlar, aynı şekilde Nur talebeleri içinde geçerlidir. Risale-i Nurlar fıkıh kitabı olmadığı için, fıkha dair konuları fıkıh kaynaklarından öğrenmek iktiza eder. Şayet Üstad Hazretlerinin bir fikir ya da içtihadı ortada varsa ona tabi olmakta bir mahzur yoktur. Bunun dışındaki bütün konuları fıkıh kaynaklarından öğrenmek gerekiyor. Üstad Hazretlerinin zekâtın kime verilemeyeceği hususunda farklı bir içtihat ya da tavsiyesi yoktur. Öyle ise Nur talebeleri fıkha uymak ile mükelleftir.

Peygamber Efendimiz (asv) bir hadislerinde "Bana zekât ver" diyen birisine şöyle buyurmuştu:

"Yüce Allah zekâtin verilecegi yerler hususunda ne bir peygamberin, ne de bir başkasının hükmüne razı olmayarak, onunla ilgili hükmü kendisi verir. Onu sekiz sınıfa taksim etti. Eğer o sekiz sınıfın içinde isen sana hakkını veririm."(Ebu Davud, Zekât:24 ; Müsned, IV/169)

Evet, zekâtı farz kılan Cenab-ı Hak, onun nereye verileceğini de kendisi tayin etmiştir:

"Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir." (Tevbe, 9/60)

Zekât verilecek kimseler, Müslüman fakirler, miskinler, borçlular, yolcular, mükâtebler (sözleşmeli köleler), mücahidler ve amiller (zekât toplayıcıları) olmak üzere yedi kısımdır. Şöyle ki:

1) Fakir: İhtiyacından fazla olarak nisab miktarı bir mala sahip olmayan kimsedir. Bu kimsenin zaruri ihtiyaçlardan olan evi, ev eşyası ve borcuna denk parası bulunsa da yine fakir sayılır.

2) Miskin: Hiçbir şeye sahip olmayıp yemesi ve giymesi için dilenmeye muhtaç olan yoksul kimsedir.

3) Borçlu: Bundan maksat, borcundan fazla nisab miktarı mala sahip olmayan veya kendisinin de başkasında malı varsa da alması mümkün olmayan kimsedir. Böyle borçlu olan kimseye zekât vermek, borcu olmayan fakire vermekten daha faziletlidir.

4) Yolcu: Bundan maksat, malı memleketinde kalıp elinde bir şey bulunmayan garip kimsedir. Böyle bir adam yalnız ihtiyacı kadar zekât alabilir, ihtiyaçtan fazla alması helal olmaz. Bununla beraber bu gibi kimselerin mümkün olunca borç almaları, zekât almalarından daha iyidir.

Kendi memleketinde bulunduğu halde malını kaybeden ve böylece muhtaç durumda kalan kimse de yolcu hükmündedir. Bunlar, sonradan mallarını ele geçirmekle, almış oldukları zekât paralarından arta kalanı sadaka olarak fakirlere vermeleri gerekmez.

5) Mükâteb: Bir bedel karşılığında azat edilmek üzere efendisi ile bir anlaşma yapmış olan köle veya cariye demektir. Böyle borç altına girmiş olan bir köleyi, bir an önce hürriyetine kavuşturmak için ona zekât verilebilir. Fakat bir kimse, kendi mükâtebine zekât veremez. Çünkü bunun yararı kendisine dönmüş olur.

6) Mücahid: Bundan maksat, Allah yolunda gönüllü olarak savaşa katılmak istediği halde, yiyecekten, silahtan ve diğer şeylerden mahrum olan kimse demektir. Böyle bir kimseye, ihtiyaçlarını gidermesi için zekât verilebilir. Buna; "Fi sebilillah infak = Allah yolunda harcama" denir.

7) Amil: Bundan maksat, idareci tarafından meydandaki zekât mallarının zekâtlarını toplamakla görevlendirilen kimsedir. Buna "saî, tahsildar" da denir. Böyle bir görevliye, bu çalışması süresince, fakir olmasa bile, ailesinin ve kendisinin ihtiyaçları için yeterince zekât verilebilir.

Yukarıda gösterilen yedi kısımdan her biri, zekâtın verileceği yerdir. Bir kimse zekâtını bunlardan herhangi birine verebileceği gibi, bir kısmına veya tümüne de dağıtabilir. Bununla beraber nisab miktarına ulaşmayan bir zekâtın, bunlardan yalnız birine verilmesi daha faziletlidir. Çünkü bu ihtiyacı karşılamış bulunur."(Ömer Nasuhî BİLMEN, Büyük İslam İlmihali, s.360)

Yukarıda sayılan sınıflardan birisine şartlar uyarsa, zekâtı almakta bir mahzur yoktur.

"Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve bir muavenet fikrini daima beslemiş. Ve bilfiil onların hakikat-i ihlâslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddîyelerinin tedarikiyle meşgul olup vakitlerini zayi etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muavenet ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisan-ı hal ile dahi istenilmez. Belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir."(21. Lem’a)

Hayatını iman ve Kur’ân hizmetine vakfeden birisi, geçimini kazanmaya fırsatı ve vakti olmadığı için hamiyetperver insanlar zekât ve sadakaları ile onlara yardım ederler. Yalnız iman hizmetinde bulunanlar bu yardımları lisan-ı hal veya lisan-ı kalleri ile istemez ve talep etmezler. İstemeden ve talep etmeden verilirse, alınması ihlasa zarar vermez. Ancak maddî menfaat noktasından bir beklenti içinde olmamak lazımdır.

Diğer bir husus, iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanlar çok olduğu için, sadaka ve zekât gibi maddî yardımlar noktasında nefislerde bir rekabet damarı ve menfi bir yarış başlayabilir. Bu da ihlası kırar, uhuvveti bozar ve ihtilafa sebep olur. Nefisteki bu mikrop kuvvet kesp ettikçe telafisi mümkün olmayan derin yaralar açılabilir. Bu bakımdan, iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanlar, ihlas ile hareket etmeli, maddî beklentiden ve rekabetten uzak durmalıdır. Her zaman kardeşini nefsine tercih etmelidir ki, Allah’ın rızasını kazansın.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 6.288
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...