İbda ve inşa tarzı yaratma Allah'a mahsustur. Bazılarının yeni bir icat için, "yaratmak" kelimesini kullanmaları caiz mi?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Daha önce bilinmeyen bir şeyi keşfeden ve yine daha önce yapılamayan bir şeyi yapmayı başaran insanlar, buluşlarını ve başarılarını bazen yanlış olarak “yaratma” kelimesiyle ifade ediyorlar. Bundan maksatları olmayan bir şeyi ortaya çıkarmaktır ve yoktan var etme ile yanlış bir mukayese yaparak “şu işi yarattım” diyorlar. Zaten bu sözü Allah’ın yaratma fiiline bir nevi ortak olma gibi bir niyetle söylerlerse küfre girerler. Ancak Üstadımızın tekfir noktasında çok ihtiyatlı olduğunu dikkat alarak, bu kimselerin hakikî niyetlerini kesin olarak bilmedikçe onlara hemen kâfir damgası vurmak doğru değildir.

Bu ve benzeri ifadeleri kullananlar kendilerinin Allah’ın mülkü olduklarını ve yaptıkları her şeyi de O’nun ihsan ettiği istidat sermayelerini yerinde kullanmakla başardıklarını unuturlar.

Şöyle bir düşünelim: Kalbimiz çalışıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz yenileniyor, vücudumuzda milyarlarca hâdise cereyan ediyor; fakat bunların çoğundan bizim haberimiz bile olmuyor. Çoğu insan, organlarının nerede olduğunu, ne iş yaptığını ve nasıl çalıştığını bile bilmez. Saçlarımız dökülüyor, belimiz bükülüyor, nihayet üstüne titrediğimiz hayatımız elimizden alınıyor; fakat biz, olup bitenlere seyirci kalmaktan başka bir şey yapamıyoruz, zaten yapmamız da mümkün değil.

Başımızın ağrımasına, saçımızın ağarmasına mâni olamadığımıza göre, demek ki o baş bizim kendi mülkümüz değil. Dişlerimiz çürüdüğüne göre, demek ki o dişler de bizim değil. Eğer dişler bizim olsaydı çürümesine izin vermezdik. Saçlar bizim olsaydı, dökülmesine ve ağarmasına mâni olurduk. Belimiz bizim olsaydı bükülmesine engel olurduk. Gençlik bizim olsaydı elden uçup gitmesine müsaade etmezdik. Bütün bunlar vücudumuzun bizim malımız olmadığını ihtar etmekte ve “Lehü’l-mülkü” yani “mülk umumen O’nundur” hakikatini kalbimizin en derin köşelerini işlemektedir

“Benim” dediği organlarına ve duygularına sahip olmayan ve tesir edemeyen insan, nasıl Allah’ın yarattığı eserlerin hakiki sahibi olabilir ve onları "Ben yarattım!.." diyebilir!?..

  • Her şeyi yaratan Allah Teala'dır elbette. Deniyor ki, bilgisayarı, televizyonu, otomobili yaratan da O’dur. İnsan elbette bir şey yaratamaz, ancak yaratılan şeyleri kullanabilir, yapabilir. "Otomobili, bilgisayarı yaratan da Allah'tır." ifadesini izah eder misiniz?

"Ey insanlar! İşte size bir misal veriliyor, ona iyi kulak verin: Sizin Allah’tan başka yalvardığınız bütün sahte ilahlar güç birliği yapsalar da, bir sinek bile yaratamazlar. Hatta sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahi kurtarıp geri alamazlar. İsteyen de, kendinden istenilen de, kaçan da kovalayan da ne kadar güçsüz ve aciz !" (Hacc, 22/ 73)

Allah kâinatı öyle bir intizam halinde yaratmıştır ki, en küçük şey, en büyük şeyle irtibatlıdır. Güneş sistemini kim yaratmış ve kim idare ediyorsa, bir sineği, sineğin vücudundaki gözünü yaratıp o sistem içinde dolaşıp görmesinin şartlarını yaratan da O’dur.

Meselâ; bir sineği küçük görerek yaratmaya teşebbüs edenler, onun bedenini dünyanın dört bir yanına dağılmış unsurlardan hususi ve hassas terazilerle toplamaya mecbur kalırlar. Kaldı ki, o cansız zerreleri toplamak yetmez. Zira sineğin vücudundaki bütün hücreler canlı bir organizma teşkil edip her biri onun yaratılış gayesine göre münasip olarak çalışırlar. Maddî sebepler bu neticeyi elde edip o cansız zerrelerden böyle hayat dolu ve kâinat sisteminin bütün unsurlarıyla münasebetini bilen, programlayabilen bir sineği yaratmaları mümkün değildir.

İşte Kur’ân bu âyetle şöyle diyor: “Bütün maddî sebepler toplansa, onların iradeleri de olsa, bir tek sineğin vücudunu ve o vücudu, cihazlarını, sistemlerini özel bir terazi ile ölçü ile toplayamazlar. Toplasalar da o vücudun gerekli mikdarında durduramazlar. Durdursalar da daima tazelenmekte olan ve o vücuda girip çalışan zerreleri, hücreleri düzenli tarzda çalıştıramazlar. Öyleyse bütün güvenilen maddî sebepler, bir sineğe sahip çıkamazlar.”

Keşif, Allah’ın kâinatta koymuş olduğu bir sünnetullah kanunudur. Uçak, tren, otomobil gibi nimetlerin insanlara hediye ve ikram edilmesi bu keşif iledir. Yoksa hiçten ve yoktan var etmek, ya da var olan unsurlardan bir hayat inşa etmek sadece Allah’a mahsus bir mühürdür, kimse taklit edemez.

Var olan bir şeyin üstündeki perdeyi aralamak, yaratmak değil, yapmak da değildir. Olsa olsa bir keşiftir. Keşif ve buluş denen şeyler Allah’ın kâinatta koymuş olduğu muzmer (saklı) bir kanunun üstündeki örtünün kaldırılmasından ibarettir.

Kulun kendi fiilinin yaratıcısı olmadığını maddeler halinde inceleyelim:

1. Kur'an ve sünnet açısından kul kendi fiilinin yaratıcısı değildir. Bu kesin olarak ayet ve hadislerce reddedilmiştir.

2. Bir fiili yaratmak için o fiilin lazımı olan bütün sebep ve donanımları da yaratmak gerekir. Mesela, namaz fiilini yaratmak için namazın rükünleri olan ayakları, kolları, başı, yatıp kalkma gibi bütün ayrıntılarını hem bilmek hem de yaratmak gerekir; yoksa o fiilin yaratıcısı olmak havada kalır.

3. Bir kolun kaldırılıp indirilmesi gibi basit bir hareket bile, fennin beyanı ile milyonlarca hücre, kas, kan gibi organ ve azaların mükemmel bir ahenk içinde çalışması ile mümkündür. İnsanın, "kolumu ben kaldırdım, ben indirdim" diyebilmesi için, bütün o hücre, kan ve kaslara hükmetmesi gerekir. Halbuki insanın bunlardan haberi bile yok. İlmin ve kudretin dairesinde olmayan işlere nasıl sahip çıkılabilir? Demek bilgisayarın keşfinde kullanılan kafa ve aklın işlemesi ve çalışmasını insan değil, Allah takdir ediyor.

4. Cenab-ı Hak kâinatta en basit bir işi dahi bütün olarak yaratmıştır. Yani basit bir işin olabilmesi için bütün sebeplerin ve kâinat çarklarının işlemesi ve beraber hareket etmesi lazımdır. Meselâ; suyun oluşması bütün kâinatın bir neticesidir. Öyle ise bir amelimize sahip olmamız için bütün sebeplerin ve kâinatın dizgini elimizde olması gerekir ki, ancak o zaman o amel bizimdir diyebiliriz. Yoksa gerisi safsatadan başka bir şey değildir.

Meselâ, bir arının hayatının varlığı ve devamı için bütün kâinat çarklarının işlemesi ve hareket etmesi gerekir. Güneş, su, hava, toprak, elementler, hassas bir nizamla, mütenasib ve ölçülü bir şekilde beraber hareket etmeden bir canlı varlığını ve bekasını devam ettiremez. Bu yüzden arının hayatının teşekkülü için bütün kâinat ve kâinattaki sebeplerin hassas ve ölçülü bir surette çalışması ve hareket etmesi gerekiyor. Bu sebeplerden bir tanesi vazifesini terk etse hayat teşekkül etmez ve devam etmez.

Mesela, dört ana unsur olan güneş, hava, su ve topraktan biri olmasa hayat olmaz. Yıldız ve galaksiler sistemli ve muvazeneli hareket etmeseler yine hayat olmaz. Zira bir yıldız zerre kadar mihverinden çıksa, bütün kâinat fabrikasını yerle bir eder.

Bu da gösteriyor ki, hayat bütün kâinattan süzülüp gelen bir damla, bir meyve, bir neticedir. Küçük bir arı, hayat sayesinde bütün kâinatla alakadar olup bütün sebeplerin bir neticesi oluyor. Yani arı basit bir cüz iken, hayat ile bütün kâinatla alakadar oluyor ve küllî hükmüne geçiyor; o azametli şeyler arıya yani hayata hizmet ediyor.

İşte hayatın üstünde bütün kâinatın hakkı ve hizmeti olması, nihayetsiz mühürleri sınırsız imzaları gösteriyor. Yani hayata sahip olmak, bütün kâinata sahip olmakla mümkündür. Demek arıya hayatı kim veriyorsa, bütün kâinata da sahip olup hükmeden de odur. Zira hayat ile kâinat muttasıl ve birbiri ile sıkı bir bağ içindedir. Arı ile kâinat arasındaki her bir bağ, Allah’ın hayat üstündeki taklit edilmez mührünü gösteriyor. Hayat öyle bir san’at ki, onu Allah’tan başka kimse yapamaz ve taklit edemez.

Netice olarak, arıya hayatı verecek zâtın, arının hayatında hizmet eden bütün unsurlara ve sebeplere müteveccih birer yüzü ve bakar birer gözü ve geçer birer sözünün bulunması, yani bunların hükmünün geçmesi gerekir. Yoksa arıya hayatı bahşedemez. Bu sebepledir ki Allah her bir sebebin arkasında sonsuz ilmi, mutlak iradesi ve nihayetsiz kudreti ile hâzır ve nâzırdır

5. Bir şeyden sorumlu olmak için illaki o şeyin yaratıcısı olmak gerekmez. Allah, insanları mesul kılan, yaratmadan mahrum, ama seçmeye muktedir bir irade ile donatmıştır.

Üstad Hazretleri bu manayı şöyle izah edip temsil ile akla yaklaştırıyor:

"İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz-ü ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibarîdir. Fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zayıf, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani, mânen der: 'Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mes'uliyet sana aittir.' "

"Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp 'Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.' desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette 'Sen istedin.' diyerek itab edip, üstünde bir tokat vuracaksın. İşte, Cenâb-ı Hak, Ahkemü'l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder." (Sözler, Yirmi Altıncı Söz)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

m.zbay
Mükemmel ve çok ilmi bir izah. Allah sayınızı artırsın. Beni de sizin gibi yapsın.Amin
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...