"Zerrelerden tut, seyyarelere kadar ve nakışlardan şemslere varıncaya kadar her şey zatında, hakikatinde sabit olan acz ve fakrın lisan-ı haliyle Sâniin vücub-u vücudunu ilân eder." Ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
Her şeyde, Allah’ın Ehad ve Samed olduğuna işaret eden iki şahid ve iki ayetten maksad; acizlik ve fakirliktir.
Evet, acizlik ve fakirlik, kâinatta bütün mahlûkatı ve mevcudatı kuşatmıştır. Her bir mahlûk ve her bir mevcud, sonsuz aciz ve fakirdir. Her mahlûk hususan akıl sahibi olanlar acizlik ve fakirlikleriyle Ehad ve Samed olan Allah’ın kudretine istinad eder ve rahmetinden medet dilerler.
Samed ismi; ‘Her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil” demektir. Her varlık hem var olmasında hem de varlığını devam ettirmesinde Allah’ın irade ve kudretine muhtaçtır.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, insanın aczi ve fakrı için “acz-i mutlak” ve “fakr-ı mutlak” tabirlerini kullanır. Mutlak, yâni kendisine bir sınır çizilemeyen acz ve fakr.
İnsan, göze de muhtaçtır, ele de ayağa da. Ve bunların hiçbirini de yapacak güce sahip değildir. Muhtaç olduğumuz şeyler fakrımızı, onları yapmaya güç yetiremeyişimiz ise aczimizi ilan eder.
İnsanoğlu, dudağının önünde nöbet bekleyen havadan, toprağa, suya, güneşe, aya kadar nice mahlûkatı yapmaktan âcizdir ve bunların her birine de muhtaçtır.
Mesela, bir karınca hayat sayesinde, bütün kâinat ile alakadar ve her şeye muhtaç olarak yaratılmıştır. Güneş, hava, su, toprak gibi unsurlar olmadan hayatı devam etmez. Demek karıncanın yaşaması için, bütün kâinat çarklarını işlemesi lazım. Bu çarklardan birisi eksik olsa hayatı yok olur. Bu noktada bütün mahlûkat, mutlak acizlik ve fakirlik ile bezenmiştir. İşte bu acizlik ve fakirlik damarı ile bütün mevcudat hususen canlı mahlûkat, acizden ve kusurdan mukaddes, münezzeh ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, Samed olan Allah’a şahidlik ediyorlar.
"On Dördüncü Pencere"(1)
"Evet, kâinattaki mevcudâta bakıyoruz ve görüyoruz ki, zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezâhürâtı var ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor: meselâ, nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi."
Her bir mahlûk mutlak aciz, zayıf ve fakir olarak yaratılmıştır. Mesela, bir ağacın meyve verebilmesi için bütün sebeplere hükmetmesi gerekir.
Toprağa atılmış bir tohum üzerinde konuşalım. Bu tohum mutlak bir zaaf içerisindedir, yani kendisinde kuvvet, kudret namına hiçbir şey yoktur. O bu halde iken toprak unsurundan, havaya, suya, güneşe kadar her şey onun imdadına koşarak onu başak haline getirir. İşte o başakta “zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezâhürâtı” görünür.
"Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ-i mutlakın tezâhürâtı var: kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakirâneleri ve baharda şâşaalı servet ve gınâları gibi."
"Hem, cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor: anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi."
Aynı şekilde mahlûkat ve mevcudat mutlak bir fakirlik ve kuruluk içindedir. Mesela, karpuzun yüzde doksan kısmı su iken, yetiştiği toprak kıraç ve kuraktır. Kuru, tatsız ve fakir bir unsurdan, Allah sayısız bitkileri, meyveleri, sebzeleri, hayvanları ve insanları icad ediyor.
"Hem, bir cehl-i mutlak içinde muhît bir şuurun tezâhürâtı görünüyor: zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin, harekâtında nizâmât-ı âleme ve mesâlih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârâne vaziyetleri gibi."
Mevcudat mutlak cahil iken, onun üstünde mutlak bir şuur ve ilim parlıyor. Demek o şuurlu ve ilim dolu işler o mevcudatın ve unsurların işi değil, Allah’ın eserleridir. Mesela, toprak mutlak bir cehalet içinde iken, onun vasıtası ve perdesi ile ilim ve şuur abidesi sayısız bitki ve hayvanlar fışkırıyor.
"İşte, bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gınâ ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuur, bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kavî-i Mutlak ve Ganî-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir Zâtın vücûb-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar; heyet-i mecmûası ile, büyük bir mikyasta, bir cadde-i nurâniyeyi gösterir."
"İşte, ey tabiat bataklığına düşen gâfil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlâhiyeyi tanımazsan, herbir şeye, hattâ herbir zerreye hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir."
Hulasa; Allah, kâinatta en mükemmel neticeleri en âdi ve basit sebeplerin eli ile icad edip gönderiyor. Ta ki insanlar o mükemmel neticeleri sebeplerden ve tabiattan bilmesinler; onların arkasında ilmi sonsuz, iradesi mutlak ve kudreti nihayetsiz olan Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini görsünler.
(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Dördüncü Pencere.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü