"Zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zail lema gibi bir şuur,.." ifadelerini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanın tek sermayesi cüzi iradesi, cüzi şuuru, cüzi iktidarıdır ki, bunlar da farazi ve vehmidir. Yani Allah insana cüzi iradeyi ve benliği, kendi sonsuz isim ve sıfatlarını anlaması için ihsan etmiştir.

İnsan; “Öyle bir biçare mahlûktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz-ü ihtiyarî; ve iktidardan zayıf bir kesb…” (23. Söz)

Birinci cüz’î kelimesi küllînin zıddı manasında azlığı, küçüklüğü, zayıflığı ifade eder. İkincisi ise insan iradesinin bir anda ancak bir şeye taalluk edebileceği, yani insanın bir anda iki şey irade edemeyeceği manasındadır. Bunda da yine zayıflık manası hâkimdir.

"Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihâyetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesim bir fakr dercetmiştir." (23. Söz)

Acz; güç yetirememek, elinden gelmemek, söz dinletememek gibi mânâlara geliyor. İnsanın aczi ve fakrı için Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “acz-i mutlak” ve “fakr-ı mutlak” tabirlerini kullanır. Mutlak, yâni kendisine bir sınır çizilemeyen acz ve fakr.

İnsan saç yapmaktan âcizdir, ama ona ihtiyacı da var; saçın fakiridir. Göz, kulak, burun, dudak da yapamıyor; ama bunların da fakiridir. Ne kalp yapmak elinden geliyor, ne ciğer ve ne böbrek; hepsine de ihtiyacı vardır.

Dış dünyaya geçelim: Dudağının önünde nöbet bekleyen havadan, toprağa, suya, güneşe, aya kadar nice mahlûkatı yapmaktan âcizdir ve bunların her birinin de fakiridir.

Aczin son hududu, iradesizliktir. Bir şey isteyebilmekten bile mahrum olma halidir. İşte insan nutfe hâlinde iken aczin bu en ileri mertebesinde idi. İhtiyaç nedir, istemek nedir bilmezdi. Ağız nedir, akıl nedir bilmezdi. Güneş nedir, hava nedir bilmezdi. Nutfe olduğunu, rahimde bulunduğunu, annesinin ötesinde uçsuz bucaksız bir kâinat olduğunu bilmezdi. Gideceği o yeni âlemden faydalanabilmesi için çok organlarla mücehhez olması gerektiğini bilmezdi. Bilse bile bunların yapılması onun için imkânsız idi.

İşte insanoğlu bu menzilde mutlak bir fakr içinde ve yine mutlak bir acz içinde, adeta, kıvranırken Allah’ın rahmeti ve inâyeti imdadına yetişti. Demek oluyor ki, insanın saçından kalbine, his dünyasından aklına, havadan güneşe, dünyadan âhirete kadar uzanan sonsuz ihtiyaçları onun fakr-ı mutlak içinde bulunduğunu gösterirken, bunların hiçbirini yapacak güce sahip olmaması da onun acz-i mutlakını ifade eder.

Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Bu kâinatın en mükemmel meyvesi olan insan, niçin en âciz ve en fakir olarak yaratılmış? Bunun hikmetini Üstadımızın şu ifadelerde buluyoruz:

“Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihâyetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesim bir fakr dercetmiştir. Tâ ki kudreti nihâyetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınası nihâyetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir Zât’ın hadsiz tecelliyatına, câmî, geniş bir âyine olsun.” (23. Söz)

Allah fakiri doyurur, güçsüze yardım eder. Herkese ihtiyacı olan şeyleri lüzumu kadar lûtfeder. Kediye kanat gerekmez, öyleyse o, kanadın fakiri değildir. Yaradılışına bu ihtiyaç konulmamıştır. Ağaç da yürümek istemez. Onun da böyle bir ihtiyacı yoktur. Taşlar da büyümek istemezler. Bütün bu mahlûkatın akla da ihtiyaçları yoktur. Bu noktada insanlardan zengindirler.

Cenâb-ı Hak, taşın imdadına Rezzak ismiyle yetişmiyor. Zira taşın rızka ihtiyacı yok. Ama kuşa rızık ihsan ediyor, çünkü muhtaç olan kuştur. Ve görünüşte taş, kuştan daha zengindir. Fakat Allah katında o fakirlik daha makbûl olmuş ve Rezzak isminin tecellisiyle şeref ve rütbe noktasında kuş, taşı çok gerilerde bırakmıştır.

Diğer isimler de bu misâle göre düşünüldüğünde, Allah’ın bütün isimlerinin tecellisine muhtaç olan insanoğlunun, mahlûkat içinde en fakir, en âciz, ama en şerefli olduğu açıkça anlaşılır.

Bu mânâyı zevk edebilen ârif insanlar “fakr” ile fahretmişler.

Kul aczini bildiği nisbette Rabbine sığınır; fakrını bildiği ölçüde O’na dua ve niyazda bulunur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...