"Nihayetsiz, camid zerrelerin ezeliyetlerini, belki uluhiyetlerini kabul etmeye, mesleklerince mecbur oluyorlar." Zerreler hadsiz midir, yoksa bu ifade kesretten kinaye midir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’ın zatı ve sıfatları dışında hiçbir şey zatı itibarı ile ezelî ve ebedî olamaz. Ancak Allah bir şeye ebediyet verebilir. İnsanların cennet ve cehennemde ebedî yaşayacak olmaları gibi. Bu yüzden, yaratılmış şeylere zati bir sonsuzluk vermek caiz değildir.

Risale-i Nurlarda geçen "sonsuz" ifadeleri, çoğu zaman, çokluğu ifade etmek için kullanılır. Üstad Hazretleri bu tarzı, maksada kuvvet vermek için çok kullanıyor. Yani lafın ve sözün akışına uygun bir ifade tarzıdır, edebî bir üsluptur, çokluğu ifade eden bir sembol ve nişandır.

Mesela, bitkiler ve hayvanlar için kullanılan; üç yüz bin ve dört yüz bin nev’ rakamları, o zaman için tespit edilen hayvan ve bitki sayılarının yaklaşık çeşitleridir. Ancak şimdilerde bu rakam; milyonlarla ifade edilebilecek sayılara çıkmıştır.

"On sekiz bin âlem" tabiri ise sadece Üstad'a ait değildir; daha ziyade ehl-i tasavvufun kullandığı bir sayıdır. Bunun hikmeti Üstad'ımıza sorulmuş ve Yirmi Altıncı Mektup'ta cevabını şöyle vermiştir:

"Saniyen: Mektubunda diyorsun: رَبُّ الْعَالَمِينَ tabir ve tefsirinde 'on sekiz bin âlem' demişler. O adedin hikmetini soruyorsun."

"Kardeşim, ben şimdi o adedin hikmetini bilmiyorum. Fakat bu kadar derim ki:"

"Kur'ân-ı Hakîm'in cümleleri birer mânâya münhasır değil; belki, nev-i beşerin umum tabakatına hitap olduğu için, her tabakaya karşı birer mânâyı tazammun eden bir küllî hükmündedir. Beyan olunan mânâlar, o küllî kaidenin cüz'iyatları hükmündedirler. Herbir müfessir, herbir ârif, o küllîden bir cüz'ü zikrediyor. Ya keşfine ya deliline veyahut meşrebine istinad edip, bir mânâyı tercih ediyor. İşte bunda dahi, bir taife, o adede muvafık bir mânâ keşfetmiş."

"Meselâ, ehl-i velâyetin ehemmiyetle virdlerinde zikir ve tekrar ettikleri مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ - بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لاَيَبْغِيَانِ cümlesinde, daire-i vücub ile daire-i imkândaki bahr-i Rububiyet ve bahr-i ubudiyetten tut, tâ dünya ve âhiret bahirlerine, tâ âlem-i gayb ve âlem-i şehadet bahirlerine, tâ şark ve garb, şimal ve cenuptaki bahr-i muhitlerine, tâ Bahr-i Rum ve Fars bahrine, tâ Akdeniz ve Karadeniz ve Boğazına-ki mercan denilen balık ondan çıkıyor-tâ Akdeniz ve Bahr-i Ahmere ve Süveyş Kanalına, tâ tatlı ve tuzlu sular denizlerine, tâ toprak tabakası altındaki tatlı ve müteferrik su denizleriyle üstündeki tuzlu ve muttasıl denizlerine, tâ Nil ve Dicle ve Fırat gibi büyük ırmaklar denilen küçük tatlı denizlerle onların karıştığı tuzlu büyük denizlerine kadar, mânâsındaki cüz'iyatları var. Bunlar umumen murad ve maksud olabilir ve onun hakikî ve mecazî mânâlarıdır.

İşte onun gibi, اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dahi, pek çok hakaiki câmidir. Ehl-i keşif ve hakikat, keşiflerine göre ayrı ayrı beyan ederler. Ben de böyle fehmederim ki:"

"Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı, her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlûkat birer âlemdir. Hattâ her bir insan dahi küçük bir âlemdir. رَبُّ الْعَالَمِينَ tabiri ise, 'Doğrudan doğruya her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir.' demektir."(Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup Dördüncü Mebhas)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 2.754
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...