Beşinci Dal, Üçüncü Meyve'yi; metin içerisinde geçen ayet-i kerimeyi de nazara alarak izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevi istersen ve her bir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalb etmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittiba et. Çünkü bir muamele-i şer’iyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor, bir nevi ibadet oluyor, uhrevi çok meyveler veriyor."
"Mesela bir şeyi satın aldın. İcab ve kabul-ü şer’îyi tatbik ettiğin dakikada, o adi alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer’î, bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi, Şârii düşünmekle, bir teveccüh-ü İlâhî verir. O dahi bir huzur verir. Demek, Sünnet-i Seniyyeye tatbik-i amel etmekle, bu fâni ömür, baki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyeye medar olacak olan faideler elde edilir.
فَاٰمِنوُا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِىِّ اْلاُمِّىِّ الَّذِى يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
fermanını dinle. Şeriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden esma-i hüsnanın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmaya çalış."(1)
"Sünnet-i Seniyyeye ittibâ" denilince, İslâma bütünüyle inanmak ve Kur’anın emirlerini yine bütünüyle yaşamak akla gelir.
Üstad Hazretleri “Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. ...” buyuruyor. Buna göre bütün farzlar bir yönüyle de sünnettirler. Yani Kur’anın bütün hükümleri, Allah’ın emirleri olma cihetiyle farz, o emirleri Peygamberimizin tatbiki ve yaşaması cihetiyle de sünnettir. Nitekim bu derste nakledilen, A’raf suresi, 158. ayetinin son kısmında da bu mana ders verilmektedir. Bu kısmın meali şöyledir:
“O hâlde, Allah’a ve onun bütün kelimatına (sözlerine) iman eden Resulüne, o ümmi peygambere iman edin ve ona ittiba edin ki doğru yolu bulasınız.”
Ayetin baş kısmının meali de şu şekildedir:
"(Ey Muhammed!) De ki: 'Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür.' ..." (A’raf, 7/158)
O hâlde insan, “yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan” Allah’ın emir ve rızası dairesinde bir ömür geçirmek mecburiyetindedir. Bunun yolu ise “Allah’a ve onun bütün kelimatına (sözlerine) iman eden Resûlüne” ittiba etmektir. İnsan ancak böylece doğru yolu bulmuş olur.
En birinci sünnet, Allah’a ve onun bütün kelimatına iman etmektir. Bu kelimat, Kur’an-ı Kerimde beyan edilen bütün iman hakikatlerinden ve farz ibadetlerden başlar, ticaret hukukuna, aile hukukuna, harp hukukuna dair hükümlere kadar gider. İşte sünnet-i seniyeye ittiba etmek, bunların tamamında Allah Resulüne (asm.) uymak demektir.
İslamiyet’in en mümtaz yönlerinden biri, insanın her şeyine ve her işine dair hükümler ihtiva etmesidir. Bunların bir kısmı ayetlerle ders verilmiş, bir kısmı da Allah Resulünün (asm) sözleri ve icraatıyla tesbit edilmiştir. Yeme, içme, yatma adabına kadar her konuda sünnet-i seniyenin düsturları vardır.
Hayatını sünnet-i seniyye esaslarına göre tanzim eden bir insan, devamlı olarak Rabbini hatırlar. Her mümin, bu sayede büyük velilerin huzûr hâllerinin bir numunesini bir derece yakalayabilir.
Üstad hazretleri, bir malın alım-satım fiilini buna misal veriyor. Bu ticaret, ayet ve hadislerle tayin edilen şekilde yapıldığında bu ilahi hükümleri koyan Cenab-ı Hakk’ı hatırlatır. Bu da bir nevi huzur verir.
Cümlenin sonunda geçen “çalış” kelimesi gösteriyor ki insanda doğrudan tecelli eden esma-i hüsna olduğu gibi, çalışmayla kazanacağı tecelliler de vardır. Zaten insanlar arasındaki farklılık da bu tecellilerle tahakkuk etmektedir.
Mesela, insanın her azası ilahi ilimle yaratılmıştır. Azalarımız hakkında yazılan tıp kitapları incelendiğinde insânın bir tek hücresinde bile bir kütüphane kadar manaların bulunduğu görülür. Bu noktada, bütün insanlar “Alîm” ismine mazhar olmuşlardır.
Bir de insanın ilim tahsil ederek ve ilmî eserler yazarak “Alîm” ismine mazhar olması vardır. İşte, insanlar arasında ilim noktasında ortaya çıkan büyük farklılık, “çalış” emrine bu konuda uyup uymamakla tahakkuk eder.
Başkalarına yardım eden bir insanın Muhsin ismine mazhar olması, zengin olan kişinin Ğani ismine mazhariyeti, kendisine karşı işlenen suçları affeden bir müminin Gaffar ismine mazhar olması, insanlara ikramlarda bulunan kimsenin Kerîm ismine mazhariyeti hep çalışmakla elde edilen esma tecellileridir. Bunlar o kimseler için hem bir üstünlük vesilesi, hem de onların rûh âlemlerini şenlendiren birer feyiz kaynağıdırlar.
1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Her bir ismine nasıl mazhar-ı cami olabiliriz? Her sünnetin bir Esma-ı İlahiyeye karşılığı vardır elbet ancak biz bunu nasıl anlarız ve yapabiliriz? Binbir Esma-ı İlahiyeyi tek tek bilip bunları yaşantımızda tefekkür ederek uygulamak zor olmaz mı? Bu melekeyi nasıl kazanabiliriz? İsimlere mazhar-ı cami olmak konusunda örnekler vererek açıklar mısınız?
Risale-i Nur’un 24. Söz'ünde geçen bu muazzam hakikat, aslında hayatı bir külfet değil, bir sanat ve ibadet haline getirmeyi hedefler. Binbir ismi tek tek ezberleyip her an "Şimdi hangi isimdeyim?" diye düşünmek yerine, bu süreci bir fıtrat ve alışkanlık haline getirmenin yolları şunlardır:
Sünnet-i Seniye'yi "Edep" ve "Hikmet" Olarak Yaşamak
Sünnet-i Seniye, Esma-i Hüsna’nın insan hayatındaki en dengeli ve en parlak yansımasıdır. Bir sünneti uyguladığınızda, o amelin arkasındaki ismi bilmeseniz bile otomatik olarak o isme mazhar olursunuz.
Mesela yemekten önce ve sonra el yıkamak Sünnet-i Seniye’dir. Siz bunu yaptığınızda farkında olun ya da olmayın, temizlik vasfıyla Kuddüs ismine, sağlığı koruduğunuz için Hafîz ismine, nimete hürmet ettiğiniz için Şâkir ismine mazhar olursunuz.
Niyet ile Adetleri İbadete Çevirmek
Mazhar-ı câmi (kapsamlı bir ayna) olmanın anahtarı niyettir. Sıradan bir işi "Rabbim böyle istiyor" veya "Resulullah böyle yapardı" diyerek yaptığınızda, o fiil bir Esma'nın tecellisine dönüşür.
Mesela birine güler yüz göstermek; hem Latîf (lütufkar), hem Vedûd (seven/sevilen), hem de Mün’im (nimet veren) isimlerinin birer cilvesidir.
Tefekkür Gözlüğü: "Bu Kimin Tecellisidir?"
Her olayı bir isimle bağdaştırmak başlangıçta zor gelebilir. Ancak zamanla bu bir meleke (yetenek) haline gelir.
Şefkat göstermek: Rahîm ismine,
Bir şeyi tamir etmek/düzenlemek: Bâri ve Nazım isimlerine,
Öğrenmek ve öğretmek: Alîm ismine açılan birer penceredir.
Acz ve Fakr Kanadıyla Mazhariyet
İnsan, en çok zıddıyla isimlere ayna olur. Acizliğini anladığında Allah’ın Kadîr ismine, fakirliğini (ihtiyacını) anladığında ise Rezzâk ve Ganiyy isimlerine en parlak ayna olur. Yani mükemmel olmaya çalışmak değil, kusurunu bilip O’nun mükemmelliğine sığınmak sizi "mazhar-ı câmi" yapar.
Özetle binbir ismi tek tek sayarak değil; hayatın içindeki her hayırlı adımı bir Sünnet, her güzelliği bir İlahî sanat olarak görerek bu melekeyi kazanırsınız. Sünnet-i Seniye bu isimlerin bir haritasıdır; haritayı takip eden, menzile farkında olmadan ulaşır.