"Hususuyla bu asrımıza bakan tehdidatı içinde zâlimlerine misli görülmemiş bir hâlette, sanki feza-i ekberden bir nümuneyi andıran semâvî bir cehennem..." cümlesini devamıyla açar mısınız?
Değerli Kardeşimiz;
"Sâliklerinin her asırda fevkalâde bir metanetle sarılmalarıyla ve emir ve nehyine tamamen inkıyad etmeleriyle, güya yeni nazil olmuş gibi tazeliği ispat edilmiş olan Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyanın, bütün asırlarda, zâlimlerine karşı şiddetli ve dehşetli ve tekrarlı tehditleri ve mazlumlarına karşı şefkatli ve rahmetli mükerrer taltifleri, hususuyla bu asrımıza bakan tehdidatı içinde zâlimlerine misli görülmemiş bir hâlette, sanki feza-i ekberden bir nümuneyi andıran semâvî bir cehennemle altı-yedi seneden beri mütemadiyen feryad ü figan ettirmesi ve kezâ mazlumlarının bu asırdaki küllî fertleri başında Risale-i Nur talebelerinin bulunması ve hakikaten bu talebeleri de ümem-i sâlifenin enbiyalarına verilen necatlar gibi pek büyük umumî ve hususî necatlara mazhar etmesi ve muarızları olan dinsizlerin cehennemî azapla tokatlanmalarını göstermesi, hem iki güzel ve lâtif hâşiyelerle hâtime verilmek suretiyle çiçeğin tamam edilmesi, bu fakir talebeniz Hüsrev'i o kadar büyük bir sürurla sonsuz bir şükre sevk etti ki, bu güzel çiçeğin verdiği sevinç ve süruru müddet-i ömrümde hissetmediğimi sevgili Üstadıma arz ettiğim gibi, kardeşlerime de kerratla söylemişim." (1)
Kur’an her dönemde bulunan zalimleri tehdit ediyor, mazlumlarını da taltif edip ümitlendiriyor. Bu, Kur’an’ın değişmez bir tarzı ve üslubudur.
Aynı şekilde Kur’an, günümüzdeki zalim ve kâfirleri cehennem ile nasıl tehdit ediyorsa; yine mazlum ehl-i imanı, hususan Nur talebelerini taltif edip umutlandırıyor. "Sanki feza-i ekberden bir nümuneyi andıran semâvî bir cehennemle, altı-yedi seneden beri mütemadiyen feryad ü figan ettirmesi..." ifadesi, muhtemelen İkinci Dünya Savaşı ve kıtlık belası yüzünden zalim kâfirlerin zor durumda kalmalarına işaret ediyor.
(1) bk. Asa-yı Musa, Onuncu Mesele (Hüsrevin Üstad'ına Yazdığı Mektup)
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Hüsrev abi, Üstada karşı kendisini bu fakir talebeniz olarak yansıtması, İlim öğrendiği kişiye karşı tevazuu mudur, edep midir? Fakirlik, sadece Allaha sunulur, insanlara sunulmaz diye düşünüyordum ama bu pasaj öyle olmadığını gösterdi.Zaten her insana tevazu gösterilmez, burada Üstadın ilim sahibi olması ayırıcı bir nokta. İzah eder misiniz?
Hüsrev Altınbaşak’ın Üstadı Bediüzzaman Said Nursi’ye yazdığı bu mektuptaki "bu fakir talebeniz" ifadesi, tam olarak bahsettiğiniz gibi sıradan bir insana karşı sergilenen bir zayıflık değil; tasavvufi ve ilmî gelenekten gelen yüksek bir edep, hürmet ve tevazu göstergesidir.
Bu durumu iki temel noktayla izah edebiliriz:
İlim ve Maneviyat Önündeki "Fakr"
Sizin de belirttiğiniz gibi mutlak anlamda fakirlik (muhtaçlık) yalnızca Allah’a sunulur. Ancak buradaki "fakir" kelimesi, maddi bir yoksulluk veya acizlikten ziyade, "ilim ve feyiz noktasında kendini henüz doldurulmaya muhtaç bir kap olarak görmek" anlamına gelir. Hüsrev Efendi, üstadının manevi mertebesi ve ilmi karşısında kendi nefsini gururdan arındırarak bu ifadeyi seçmiştir.
Talebelik Hukuku ve Hürmet
İslamî ilim geleneğinde, talebenin hocasına karşı hissettiği şükran ve hürmeti bu tür kelimelerle ifade etmesi köklü bir edep kuralıdır (edeb-i muâşeret). Buradaki incelik, her insana karşı değil, "ilm-i imanîyi" tahsil ettiği, kendisine rehberlik eden bir şahsiyete karşı gösterilen bilinçli bir hürmettir.
Dolayısıyla bu ifade; sıradan bir kula el açmak değil, tam tersine Allah’ın rızasını kazanmış bir ilim meclisinde, o ilmin izzetine duyulan saygıdan dolayı kendi nefsini aradan çıkarma asaletidir.