Talebelerinin Üstad Bediüzzaman yerine vefat etmelerinin izahı nasıldır? Dinde yeri var mı, bu talebeler kimlerdir?
Değerli Kardeşimiz;
İslamiyet; fazilet ve fedakârlık dinidir. Her şeyde fedakârlık olabilir. Bunun en faziletlisi de; bir insanın, mukaddesatına, yüksek gaye ve hedeflerine kendisini feda etmesidir.
Bir askerin vatanı için kendisini feda etmesi; Allah indinde öyle bir fazilettir ki; Cenab-ı Hak onu şahadetle taltif ediyor.
Sahabelerin Peygamber Efendimizi (asm.) tehlikeden korumak için, etrafına etten duvar örmeleri, bu işin bir başka boyutudur.
Demek ki; dinimizde herkes, yüksek ideal ve mukaddesatı için; malından, canından, makamından, sevdiklerinden ve ömründen fedakârlık yapabilir.
Muazzez Üstadımız da, bazı talebelerinin kendisi yerine vefat ederek, fedakârlığın ve feragatın en yüksek seviyesini icra ettiklerini söylemektedir.
Cenab-ı Hakk'ın insanların ömürlerinde külli kader ve takdiri, insanın cüzi ihtiyar ve iradesine bağlıdır.
Dolayısıyla Nur Talebelerinden bazılarının, kalan ömürlerini, kendi iradeleriyle Üstad'a feda edecekleri, ilmi ilahiyece malum olduğundan, Cenab-ı Hak bu fedakârların ömürlerini ona göre takdir ediyor ve nakıs tutuyor.
Bu fedakârlığın azim ücretini Allah, bir nevi şahadet manasında ahirette ihsan edecektir.
Nasıl ki maldan, candan, makamdan, rütbeden ve hayattan fedakârlık oluyor ve Allah indinde faziletli ameller sırasına giriyor ise; yukarıda anlatıldığı üzere, ömürden de fedakârlık ve feragat olur. Bu fedakârlık hem mümkündür. Çok da vakidir. Hem de yüksek bir fazilettir.
Bu hususta, yeğeni Ubeyd, Hafız Ali, Hasan Feyzi, Molla Habib ile Binbaşı Asım Beyin, Üstad'a ömürlerini feda ettiklerini muazzez Üstadımız Külliyat'ta nakletmektedir.
Burada dua meselesi vardır. Yani insan çok sevdiği birisi için "Allah’ım benim ömrümden al, ona ver" diyebilir. Şayet bu dua Allah’ın hikmetine uygun ise, bu duayı kabul edip öyle muamele edebilir; bunun Kur’an ve sünnet ile çelişen bir tarafı yoktur.
Nasıl bir iyilik ya da sadaka, belaları geri çevirebiliyor ise, pekâlâ dua da bela ve musibetleri, hatta ölümü de geri çevirebilir. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:
"Sadaka belaları def eder."(Mecmeu’z-Zevâid, III/110; Mu’cemu’l-Evsat, VI/9)
Bu gibi hadisler zımni olarak duayı da içine alabilir. Her hâdisenin Kur’an ve sünnetten zahir bir şekilde gösterilmesini istemek uygun bir yaklaşım tarzı değildir. Nitekim fıkıhta birçok şeyler kıyas yolu ile halledilmiştir. Bu hâdisede sünnetten bir delil gösterilememesi, onun batıl ya da yanlış olduğu manasına gelmez.
Üstad Hazretlerinin talebelerinin, halisane dua ile ömürlerini Üstad Hazretlerine bahşetmeleri ve bunun da Allah tarafından kabul edilmesi, gayet makul ve caiz olan bir hâdisedir. Sahabelerin harp meydanlarında Peygamber Efendimize (asm) cansiperane set olmaları, bir nevi bu fedakârlığın başka bir cihetidir.
Bu ömür bahşetme, elbette ilânihaye devam edip insanı beş altı yüz yıl yaşatacak bir hâl değildir. Bu işler, Allah’ın kâinata koymuş olduğu umumi kaideler ve sünnetullah kanunları dâhilinde oluyor.
Zaman şeridi denilen Levh-i Mahv ve İspat, yazar bozar bir tahta hükmünde olduğu için, yazılar ve mukadderat son hali ile yazılı değildir, şart ve meşrut kaidesi vardır. Yani Allah der "Kulum şu şartı yaparsa, ben de ona şöyle muamele ederim."
Meselâ; Allah bir kulunun ömrünü, sağlığına dikkat etmek kaydıyla seksen yıl tahsis eder, ama o kul sağlığına dikkat etmez. Allah da Levh-i Mahv ve İspata yazmış olduğu seksen yılı siler, onu elli yıla çevirir.
İşte sadakanın belayı def edip ömrü uzatması bu hakikatin bir neticesidir. Dua da sadaka hükmüne geçip aynı fiili gerçekleştirebilir.
Ama insanın ömrüne dair bu son hâli, şartları ile beraber Levh-i Mahfuz'da vardır, burada bir değişme olmaz. Yani Allah zaten onun sağlığına dikkat etmeyip ömrünü elli yıla düşüreceğini ezeli ilmi ile biliyordu ve bunu Levh-i Mahfuz'da kaydetmişti.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Üstadımız'ın yeğeni merhum Ubeyd'te Üstadımız'ın yerine vefat edenlerdi. Mektubat'ta:
"Hattâ -ben kendim- Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü'ya-yı sadıkada, taht-el Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus'un istilasından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'î rü'ya, bazı şerait ve emaratla, geçen hakikata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir." (1)
İnsanların ömrü gaybî bir meseledir. Kimin ömrünün ne kadarı, kimin ömrüne ilave edilmiştir. Bunu bilmek, bildirilmezse mümkün değildir. Bildirilse bile bunu matematik olarak ortaya koyup umuma anlatmak söz konusu olamaz. Dolayısı ile bu konu Allah’ın has kulları arasındaki bir sırdır. Başkasına ömür bağışlanabilir mi? Allah’ın samimî bir kulu, i’la-yı kelimatullah yolunda değerli hizmetlerde bulunan müstesna bir zata malını mülkünü mesaisini seferber edebiliyor.
Elinden gelse hayatını da verecek kahramanlar bulunur. Fakat bu elinde değildir. Fakat bunu Rabbinden samimî olarak isteyebilir. Allah da bu samimî duayı kabul etse buna ne mani vardır? Sadakanın belayı defettiği ve ömrü uzattığı bilinen bir hakikattır. Aynı şekilde kurbanın da bir çok belayı savdığı biliniyor. Bir kulun canını Allah’a arzetmesinde ve Allah’ın da dilerse bunu kabul etmesinde garip karşılanacak bir durum yoktur ve bu hiçbir dinî nas ile tenakuz teşkil etmez. Nitekim bu tarz şeylerin vaki olduğu nakledilegelmiştir.
Üstad’ın, “ eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi harika fedakârlık gösteren zatlar gibi,” ifadesi de bu cümledendir. Bunları nakleden Allah’ın has kullarının bildirdiklerine itimat lazımdır.
Üstad Hafız Ali isimli talebesi için, “Hafız Ali, benim bedelime birkaç emare ile berzaha gittiği.."ni ifade etmektedir. Bir diğer has talebesi Hasan Feyzi’nin bir şiirinde:
"Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem / Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak."
yazdığı ve kısa süre sonra vefat ettiği bilinmektedir.
Burada üstünde durulması gereken bir nokta şudur: Üstad bir ömür boyu hediye kabul etmediği gibi bu tarz manevi hediyelerini de kabul etmemesidir. Ve bu tarz niyet arzedenlere verdiği cevaplar dikkat çekicidir:
“Risale-i Nur'un kahramanı Hüsrev, benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samimî ve ciddî istiyor. Ben de derim: Telif zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyade ve neşre faydalı ise, hayatın dahi hizmet-i Nuriyede benim bu azaplı hayatımdan o derece faydalıdır. Eğer benim elimden gelseydi hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim.” (2)
“Merhum Hâfız Ali, Hasan Feyzi ve onların halefi ve vazifelerini gören Ahmed Fuad'ın, ihtiyar ve vazifesi bitmek üzere olan bu biçare Üstadlarına bedel ömrünü feda etmek, onun yerinde çabuk berzaha gitmek gibi, Sabri kardeşimiz de dördüncü olmak üzere ve ömrünü kabilse bana vermek, nefis ve kalbini ikna edip bana yazıyor. Ben, bu pek eski ve sarsılmaz ve Nurlar için hayatı çok faydalı kardeşime binler bârekâllah deyip, bana verdiği ömrünü kabul edip, ona aynen Ahmed Fuad gibi, o bâki kalan iki ömrümü, o iki kardeşime ve o iki yeni Said'e emanet verip benim bedelime hizmet-i imaniyede ve Nuriyede hizmet etsinler.” (3)
İfadelerdeki “Eğer benim elimden gelseydi” ve “ömrünü kabilse bana vermek” ifadelerindeki vurguya dikkat edilirse, böyle bir alışverişin ancak Allah’ın tasvip ve takdiriyle olduğu açıktır.
Böylesi gaybî ve sırlı meselelere tenkitle yaklaşmak yerine, imkân dahilinde olduğu ve Allah’ın takdirine bağlı olduğu düşünülmeli. Ve asıl düşünülmesi gereken niyette de kalsa fedakârlığın boyutlarıdır ve bunun üzerine durularak kendimizi tartmaktır.
(1) bk. Mektubat, Birinci Mektup.
(2) bk. Emirdağ Lahikası-II, (84. Mektup)
(3) bk. Emirdağ Lahikası-I, (168. Mektup)