"Her şeyin Allah’tan olduğunu bilirsin ve ona iz’ânın vardır. Zararlı, menfaatli her şeyi tahsin ve hüsn-ü rızâyla kabul etmek lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun." Ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
Allah’a marifet ve muhabbet, sadece onun varlığını ve birliğini kabul etmekten ibaret değildir; O'nu isim ve sıfatları ile kainatta tanıyıp, O'nun her icraat ve taksimatını gönül rızası ile kabullenmek ve idrak etmek de gerekir. Allah’ın bu icraat ve taksimatı, bizim nefis ve hevamıza zahiren uygun olmasa bile, tam bir itminan ile ona teslim olmamız gerekir ki; gerçek marifet ve muhabbet budur. Bu manada marifet ve muhabbete sahip olanlar, Allah’a karşı her hususta tam bir teslimiyet ve tevekkül içindeler. Bu da ancak sağlam ve tahkiki bir imanla mümkündür. Taklidi ve zahiri iman, bu kamil teslimiyet ve tevekkül manasını veremediği için, insanlar gafletten kurtulamıyor.
Maalesef insanların ekserisinde marifet ve muhabbet kamil anlamda tezahür ve tecelli etmediği için, insanlar her şeyi nefis ve hevesinin doğrultusunda ve ölçüsünde değerlendiriyor. Yani nefis ve hevesine uygun olan şeylere iyi ve güzel derken; nefis ve hevesine ters olan icraat ve taksimatlara kötü ve çirkin olarak bakıyor. Yani iyi ve güzelin miyar ve mihengi insanın nefis ve hevesi oluyor.
Halbuki şu imtihan yeri olan dünyada, insanların nefis ve hevesine uygun düşen icraat ve taksimler binde birdir; geri kalan kısmı insanın nefis ve hevesine uygun ve mutabık değildir. Böyle olunca insanda müthiş bir isyan ve tenkit potansiyeli oluşuyor. İnsanın bu isyan ve tenkitlerini Allah’a yöneltme riskini, Allah sebepleri araya koyarak önlüyor. Yani insanların gaflet ve sebeplere perestiş etmesi, bir nevi Allah ile kul arasında kalkan ve paratoner oluyor. İnsan gafletten gelen kin ve tenkidini Allah’a değil sebeplere veriyor. Sebepler, insanların haksız tenkit ve düşmanlıkları ile Allah’ın izzeti arasında bir emniyet vasıtası oluyor.
İnsanı haksız kin ve tenkitten kurtaracak tek çare tahkiki imandır.
Mesnevinin Arapça orijinalinin ilgili kısmının tercümesi aşağıdadır:
"Her şeyin Allah’tan olduğunu bildiğinde ve buna tam kanaat getirdiğinde, seni memnun eden veya sana zarar veren şeylere rıza göstermen gerekir. Eğer rıza göstermezsen gaflete mecbur kalırsın..."
Zulme rıza zulüm olduğundan böyle bir haksızlığa maruz kaldığımızda susamayız; zira Peygamber Efendimiz (asm), haksızlık karşısında susmamızı kesinlikle yasaklamıştır.
Kanaatimizce bu cümleyi Üstad'ın bir başka cümlesinin ışığında anlamak gerekiyor: “Kadere iman eden elemden emin olur.” Burada kendi irademiz dışında ve bizim için bir imtihan olmak üzere başımıza gelen hastalıklar, musibetler, kazalar, ölümler söz konusudur. Bunların hepsi İlâhî bir takdirle meydana geldiğinden, bu gibi hadiselerin rahmet yönüne nazar etmek, itiraz ve şikayet yoluna girmemek gerekir. Üstad'ın bize burada verdiği mesaj bu olsa gerektir. Bu mana, şu ifadelerde açıkça okunmaktadır:
"Senin şu hayatının gayesi, neticesi; o Mâlik’in esmasına ve şuunatına bir mazhariyettir. Sana bir musibet geldiği vakit, de:
' اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Yani ben Mâlik’imin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise merhaba, safa geldin. Çünkü elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız. Madem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzad edecektir. Haydi ey musibet! O terhis ve o âzad etmek, senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazife-perverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa; benim tâkatim yettikçe emin olmayana Mâlik’imin emanetini teslim etmem!' der."(1)
Üstad başka yerde "Dosttan gelen her şey sevimlidir." der. Hastalar Risalesi'nde ise sorunuzun net cevabını bulabiliriz:
"ON DOKUZUNCU DEVA: Cemil-i Zülcelal'in bütün isimleri esma-i hüsna tabir-i Samedanîsiyle gösteriyor ki, güzeldirler. Mevcudat içinde en latif, en güzel, en câmi` âyine-i Samediyet de hayattır. Güzelin âyinesi güzeldir. Güzelin mehasinlerini gösteren âyine güzelleşir. O âyinenin başına o güzelden ne gelse, güzel olduğu gibi; hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünkü güzel olan o esma-i hüsnanın güzel nakışlarını gösterir. Hayat, daima sıhhat ve âfiyette yeknesak gitse, nâkıs bir âyine olur. Belki bir cihette adem ve yokluğu ve hiçliği ihsas edip sıkıntı verir. Hayatın kıymetini tenzil eder."
"Ömrün lezzetini sıkıntıya kalbeder. Çabuk vaktimi geçireceğim diye, sıkıntıdan ya sefahete ya eğlenceye atılır. Hapis müddeti gibi, kıymetdar ömrüne adavet edip, çabuk öldürüp geçirmek istiyor. Fakat tahavvülde ve harekette ve ayrı ayrı tavırlar içinde yuvarlanmakta olan bir hayat, kıymetini ihsas ediyor, ömrün ehemmiyetini ve lezzetini bildiriyor. Meşakkatte ve musibette dahi olsa, ömrün geçmesini istemiyor. 'Aman Güneş batmadı, ya gece bitmedi.' diye sıkıntısından of, of etmiyor."
"Evet, gayet zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde her şeyi mükemmel bir efendiden sor; ne haldesin? Elbette, aman vakit geçmiyor, gel bir şeş-beş oynayalım, veyahud vakti geçirmek için bir eğlence bulalım, gibi müteellimane sözleri ondan işiteceksin... veyahut tul-i emelden gelen, bu şeyim eksik, keşki şu işi yapsaydım gibi şekvaları işiteceksin. Sen bir musibetzede veya işçi ve meşakkatli bir halde olan bir fakirden sor; ne haldesin? Aklı başında ise diyecek ki: 'Şükürler olsun Rabbime, iyiyim, çalışıyorum. Keşki çabuk Güneş gitmeseydi, bu işi de bitirseydim. Vakit çabuk geçiyor, ömür durmuyor gidiyor. Vakıa zahmet çekiyorum, fakat bu da geçer, her şey böyle çabuk geçiyor.' diye, manen ömür ne kadar kıymettar olduğunu, geçmesindeki teessüfle bildiriyor. Demek meşakkat ve çalışmakla, ömrün lezzetini ve hayatın kıymetini anlıyor. İstirahat ve sıhhat ise, ömrü acılaştırıyor ki, geçmesini arzu ediyor."
"Ey hasta kardeş! Bil ki, başka risalelerde tafsilâtıyla kat`î bir surette isbat edildiği gibi; musibetlerin, şerlerin, hattâ günahların aslı ve mayesi ademdir. Adem ise şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükût, sükûnet, tevakkuf gibi haletler ademe, hiçliğe yakınlığı içindir ki, ademdeki karanlığı ihsas edip sıkıntı veriyor. Hareket ve tahavvül ise vücuddur, vücudu ihsas eder. Vücud ise hâlis hayırdır, nurdur."
"Madem hakikat budur; sendeki hastalık, kıymetdar hayatı safileştirmek, kuvvetleştirmek, terakki ettirmek ve vücudundaki sair cihazat-ı insaniyeyi o hastalıklı uzvun etrafına muavenetdarane müteveccih etmek ve Sâni`-i Hakîm`in ayrı ayrı isimlerinin nakışlarını göstermek gibi, çok vazifeler için, o hastalık senin vücuduna misafir olarak gönderilmiştir. İnşâallah çabuk vazifesini bitirir gider. Ve âfiyete der ki; sen gel, benim yerimde daimî kal, vazifeni gör, bu hane senindir, âfiyetle kal."(2)
Dipnotlar:
(1) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a.
(2) bk. a.g.e., Yirmi Beşinci Lem'a.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar
Kavun kalbinde bin niyet eder ki, İlahi nakışları neşretsin. Cenab-ı Hak (CC) gelecek şeylerin nasıl geleceğini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil kabul eder. Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı Sahabede bulunan ekâbir-i Sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zatlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlâhiye, hasenât-ı istikbaliyelerinin bir mükâfât-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. İlahi canipten ancak hayır gelir
Esbab-ı zahire, insanın meseleyi tam olarak anlayamadığı ve bu yüzden de itiraz ettiği seviyede, bir emniyet sübabı görevi görürler; onun için vaz edilmişlerdir. Çünkü dikkat ederseniz, Üstad cümlede
diyor. Heva sahibi demek, olayları kendi hevasına göre anlayan ve yorumlayan demektir. Bu cümlede eğer, "hakiki iman sahibi" deseydi, anlam kargaşası ortaya çıkardı; çünkü hem hakiki iman sahibi olacaksın- yani bu musibetlerin Allah'tan neden geldiğini imani paradigmaya göre anlayacaksın, hem de itirazlarını yine de Allah'a sevk edeceksin. Anlamsız bu. O musibetlerin Allah'tan neden geldiğini olması gibi anlamlandırabilseydin, zaten itiraz edecek bir şeyin olmazdı. İtiraz ediyorsan eğer, cümlede dediği gibi, o konuda sen hala "heva sahibisin" yani olayları kendine göre yorumluyorsun, tevhid paradigmasına göre değil.
Dolayısıyla burada aslında bir tanım yapıyor Üstad: "İtirazlarını Allah'a tevcih etmenden anlaşıyor ki, bu meseleyi henüz çözememişsin" diyor.
Bu ve buna benzer problemlerin kaynağı da, genelde şu hakikate dayanıyor diye anlıyorum ben. Biz imanı bütüncül yani parçasız olarak anlıyoruz. Böyle peynir kalıbı gibi bir yerden alıp öteki tarafa yerleştiriyoruz gibi sanki. Bir defada ve bütünüyle.
Dolayısıyla, biz bir kere "Tüm bu mevcudatı Allah yaratmış olmalı" deyince, imanın tüm vechelerini kapsadık zannediyoruz. Hata burada. Halbuki, her ne kadar o ifade, bizim imanımızın bir açıdan göstergesi olsa da, daha halledilmesi gereken tonlarca mevzu var, iman paradigmasına göre anlamlandırmamız gereken.
Bakın Ankebut 2'de ne diyor bu konuda:
اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
29:2 İnsanlar; sadece “iman ettik” demekle, imtihana tâbi tutulmadan bırakılacaklarını mı (zan ve) hesap etmektedirler?
"İman ettim" demenin bir sakıncası yok; doğrudur da. Ancak mesela orada bitmiyor. Şimdi o iman paradigması ile, her tecrübemizi anlamamız ve değerlendirmemiz gerekiyor. Dolayısıyla, bize manasız gelen bir musibet ile karşılaşınca "E, iyi de; ben zaten iman etmiştim geçen gün. Bu nerden çıktı şimdi?" diyemeyiz. Onu da, o iman paradigması içersinde algılayabiliyor olmak gibi bir vazife var hala karşımızda. Öteki türlüsü hem çok kolay, hem de kolaylığından dolayı anlamsız ve saçma olurdu.
Allah'ın yaratıcılığını kabul etmek, Onun rububiyyetini kabul etmekten çok daha kolaydır. Mesele Rububiyette bitiyor. O yüzden, melekler bize "Rabbin kim?" diye soruyor; "Halıkın kim?" diye değil. Biz, Halık'ın O olduğunu söyledik diye, ki bu doğrudur, Rab'liği de bu arada hazırdan halledivermişiz zannediyoruz. İşte bu gibi problemler, bize o yönde çalışmamız gerektiğini söyleyip bizi uyarıyorlar ve eğitime teşvik ediyorlar.
İtiraz etmekten korkmayın ve ikna olmadığınız bir mevzuda, sanki ikna olmuş gibi davranmaya çalışmayın. Zaten çalışsanız da, sizin de fark ettiğiniz gibi, işe yaramıyor. İnsan, anlamadığı bir şeyden ikna olmaz. İnsanı ikna eden şey, anlamdır.
Asıl tehlike, anladığı halde itiraz etmektir. Çünkü insan, bilmediği şeyden mesul olmaz. Örneğin, oruçlu iken bir şey yeseniz, hatta oturup kendinize tatlısından tuzlusundan ziyafet çekseniz, orucunuz yine de bozulmaz. Bilmiyordunuz çünkü. Ancak oruçlu olduğunuzu bildiğiniz halde ve ona rağmen, ağzınıza tek bir nohut atsanız, orucunuz bozulur. Biliyordunuz çünkü ve bile bile yediniz.
Allah yar ve yardımcımız olsun hepimizin.