"Evrim" hakkında Risalelerde bilgi var mı?
Değerli Kardeşimiz;
Materyalist ve maddeci felsefenin fikir bakımdan bazı temel şubeleri vardır. Bunlara biyolojide Darwin’in evrim teorisi, psikolojide Sigmund Freud' psikanalizi, sosyolojide Ogüst Komt pozitivizmi, iktisatta ise Karl Marks bunlara örnek olarak verilebilir.
Bu gibi felsefi ekollerin temeli ve esası, maddeci ve inkârcı olmasıdır. Risale-i Nur ise, küfür ağacının dal budakları yerine, kökü ve esası olan maddeci ve inkârcı fikirlerini muhatap alıp çürütüyor. Nasıl ki, ağacın kökü kesildiğinde dalı ve budağı da kurur gider. Aynı şekilde Risale-i Nur, küfür ağacının kökünü kuruttuğu için, ağacın şubeleri olan dal ve budaklarla fazla iştigal etmiyor. Evrim ve pozitivizm gibi fikri akımlar, maddeci felsefenin dalları ve budakları mesabesindedir.
Risale-i Nur'un ikinci bir kaidesi, bir fikri çürütürken onun ismini ve resmini vermiyor. Sadece fikri çürütüyor. Şayet çürüttüğü fikirlerin ismini verecek olsa, onların reklamını yapmış ve safi zihinleri bulandırmış olur. Bulantı vermemek için, sadece fikri çürütüyor. Bu yüzden, birçok fikri akımdan haber vermiyor gibi duruyor, ama aslında ve özünde o fikirleri çürütüyor.
Risale-i Nur'un muhtelif parçaları evrim fikrinin temelini çürütüyor. Ama ayrıca ve müstakil olarak evrim için bir risale yazılmamıştır. Birkaç örnek vermeye çalışalım:
"Ve bazı nev'lerin başka nev'lerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünki iki nev'den doğan nev', alel'ekser ya akîmdir veya nesli inkıtaa uğrar. Tenasül ile bir silsilenin başı olamaz." (1)
"İ’lem eyyühe’l-aziz! Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkan ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret ve şekillere girmek kabiliyetinde iken, o eğri büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakim müntec bir şekle, bir vaziyete sevk edilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allamü’l-Guyübun terbiye, tedvir, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların herbirisi, kudret kitaplarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yahut bir fihristedir, ilm-i ezeliden alınmıştır. Yahut kader kitaplarından yazılmış bazı düsturlardır." (2)
"ÜÇÜNCÜ SUAL: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: "Şu zamanda çok ileri giden filozoflar diyorlar ki: 'Hiçten, hiçbir şey icad edilmiyor ve hiçbir şey idam edilmiyor; yalnız bir terkip, bir tahlildir ki, kâinat fabrikasını işlettiriyor.'"
Elcevap: Nur-u Kur'ân ile mevcudata bakmayan filozofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbab vasıtasıyla bu mevcudatın teşekkülât ve vücutlarını-sabıkan ispat ettiğimiz tarzda-imtinâ derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.
Bir kısmı Sofestâî olup, insanın hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinatın vücudunu inkâr etmeyi, hattâ kendilerinin vücutlarını dahi inkâr etmesini, dalâlet mesleğinde esbab ve tabiatın icad sahibi olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden, hem kendilerini, hem kâinatı inkâr edip cehl-i mutlaka düşmüşler.
İkinci güruh bakmışlar ki, dalâlette, esbab ve tabiat mûcid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin icadı, hadsiz müşkilâtı var. Ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için, bilmecburiye, icadı inkâr ediyorlar, "Yoktan var olmaz" diyorlar. Ve idamı da muhal görüyorlar, "Var yok olmaz" hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrat ile, tesadüf rüzgârlarıyla bir terkip ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir vaziyet-i itibariye tahayyül ediyorlar.
İşte, sen gel, ahmaklığın ve cehaletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör! Ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve eçhel yaptığını bil, ibret al.
Acaba her senede dört yüz bin envâı birden zemin yüzünde icad eden; ve semâvat ve arzı altı günde halk eden; ve altı haftada, her baharda, kâinattan daha san'atlı, hikmetli, zîhayat bir kâinatı inşa eden bir kudret-i ezeliye, bir ilm-i ezelînin dairesinde plânları ve miktarları taayyün eden mevcudat-ı ilmiyeyi, göze göstermeyen bir ecza ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir ecza misilli, gayet kolay o mâdûmât-ı hariciye olan mevcudat-ı ilmiyeye vücud-u haricî vermeyi o kudret-i ezeliyeden uzak görmek ve icadı inkâr etmek, evvelki güruh olan Sofestâîlerden daha ziyade ahmakane ve cahilânedir.
Bu bedbahtlar, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz-ü ihtiyarîden başka ellerinde olmayan, firavunlaşmış kendi nefisleri hiçbir şeyi idam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan icad edemediklerinden ve güvendikleri esbab ve tabiatın ellerinde hiçten icad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz" deyip, bu bâtıl ve hata düsturu Kadîr-i Mutlaka teşmil etmek istiyorlar.
Evet, Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var:
Biri ihtirâ' ve ibdâ' iledir. Yani hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icad edip eline veriyor.
Diğeri inşa ile, san'at iledir. Yani, kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor; her emrine tâbi olan zerratları ve maddeleri, rezzâkiyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet, Kadîr-i Mutlakın iki tarzda, hem ibdâ', hem inşa suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay, en suhuletli, belki daimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten icad eden bir kudrete karşı "Yoğu var edemez" diyen adam, yok olmalı!
Tabiatı bırakan ve hakikate geçen zat diyor ki: "Cenâb-ı Hakka zerrat adedince şükür ve hamd ve senâ ediyorum ki, kemâl-i imanı kazandım, evham ve dalâletlerden kurtuldum ve hiçbir şüphem de kalmadı.." (3)
Dipnotlar:
(1) bk. İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi
(2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şule
(3) bk. Yirmi Üçüncü Lem'a
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Elcevap: Nur-u Kur'ân ile mevcudata bakmayan filozofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbab vasıtasıyla bu mevcudatın teşekkülât ve vücutlarını-sabıkan ispat ettiğimiz tarzda-imtinâ derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.
Bir kısmı Sofestâî olup, insanın hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinatın vücudunu inkâr etmeyi, hattâ kendilerinin vücutlarını dahi inkâr etmesini, dalâlet mesleğinde esbab ve tabiatın icad sahibi olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden, hem kendilerini, hem kâinatı inkâr edip cehl-i mutlaka düşmüşler.
İkinci güruh bakmışlar ki, dalâlette, esbab ve tabiat mûcid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin icadı, hadsiz müşkilâtı var. Ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için, bilmecburiye, icadı inkâr ediyorlar, "Yoktan var olmaz" diyorlar. Ve idamı da muhal görüyorlar, "Var yok olmaz" hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrat ile, tesadüf rüzgârlarıyla bir terkip ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir vaziyet-i itibariye tahayyül ediyorlar.
İşte, sen gel, ahmaklığın ve cehaletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör! Ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve eçhel yaptığını bil, ibret al.
Acaba her senede dört yüz bin envâı birden zemin yüzünde icad eden; ve semâvat ve arzı altı günde halk eden; ve altı haftada, her baharda, kâinattan daha san'atlı, hikmetli, zîhayat bir kâinatı inşa eden bir kudret-i ezeliye, bir ilm-i ezelînin dairesinde plânları ve miktarları taayyün eden mevcudat-ı ilmiyeyi, göze göstermeyen bir ecza ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir ecza misilli, gayet kolay o mâdûmât-ı hariciye olan mevcudat-ı ilmiyeye vücud-u haricî vermeyi o kudret-i ezeliyeden uzak görmek ve icadı inkâr etmek, evvelki güruh olan Sofestâîlerden daha ziyade ahmakane ve cahilânedir.
Bu bedbahtlar, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz-ü ihtiyarîden başka ellerinde olmayan, firavunlaşmış kendi nefisleri hiçbir şeyi idam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan icad edemediklerinden ve güvendikleri esbab ve tabiatın ellerinde hiçten icad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz" deyip, bu bâtıl ve hata düsturu Kadîr-i Mutlaka teşmil etmek istiyorlar.
Evet, Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var:
Biri ihtirâ' ve ibdâ' iledir. Yani hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icad edip eline veriyor.
Diğeri inşa ile, san'at iledir. Yani, kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor; her emrine tâbi olan zerratları ve maddeleri, rezzâkiyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet, Kadîr-i Mutlakın iki tarzda, hem ibdâ', hem inşa suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay, en suhuletli, belki daimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten icad eden bir kudrete karşı "Yoğu var edemez" diyen adam, yok olmalı!
Tabiatı bırakan ve hakikate geçen zat diyor ki: "Cenâb-ı Hakka zerrat adedince şükür ve hamd ve senâ ediyorum ki, kemâl-i imanı kazandım, evham ve dalâletlerden kurtuldum ve hiçbir şüphem de kalmadı.."
23.lema
Teistik Evrimciler (Dindar Evrimciler)
Bu grup şunu savunur:
Allah vardır.
Evrim bir yaratma yöntemidir.
Canlılık aşama aşama yaratılmıştır ama bu süreci Allah yönetmiştir.
Yani:
→ “Allah evrimle yaratmış olabilir” derler.
Peki Risale-i Nur evrimi tamamen mi reddediyor?
Çantacı Necmi abi bir sohbetinde, Evrim varsa, eviren çeviren bir Allah var, demişti yanılmıyorsam. Bence o da evrime inanmıyor ama evrim olsa dahi oradan manayı harfi ile Allaha bağlıyor. Onları tuzaklarında boğmak gibi.
Allah evrim yoluyla da yaratabilir, bu aykırı birşey değilki. Burada yaratıcıyı kabul ettikten sonra, hiçbir sıkıntı olmaz. Nassa aykırı olmadıktan sonra niye kabul edilmesin.
Ne dersiniz? Risale-i Nur ne der? Evrimi tamamen mi REDDEDER ?
Hem evrime inananı da, direkt inancını reddetmek yerine, o icraatin sahibini buldurmak güzel olur.
"Failsiz fiil olmaz, eviren çeviren kim o zaman?"
Risale-i Nur külliyatı, evrimi bilimsel bir teori olarak değil, ateist felsefelerin bir dayanağı olarak gören bir bakış açısına sahiptir. Yani Risale-i Nur'un evrime karşı çıkışı, evrimin kendisinden ziyade, evrimin Allah'ı ve yaratılışı inkâr etmek için bir araç olarak kullanılmasına yöneliktir.
Risale-i Nur'da vurgulanan temel nokta, her fiilin bir faili olması gerektiği, her eserin bir Sani'i (ustası) bulunması gerektiğidir. Evrim teorisi canlıların aşama aşama değiştiğini iddia etse bile, bu değişim sürecini başlatan, yöneten ve ona yön veren sonsuz bir ilim, irade ve kudret sahibi olmadan açıklanamaz. İşte bu yüzden, sizin de belirttiğiniz gibi "Eviren çeviren kim o zaman?" sorusu Risale-i Nur'un bakış açısıyla oldukça uyumludur.
İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi semavi dinlere göre, Hz. Âdem (a.s.) Allah tarafından özel ve doğrudan bir yaratılışla, çamurdan veya topraktan yaratılan ilk insan ve ilk peygamberdir. Bu anlayışa göre, Hz. Âdem'in yaratılışı, evrimsel bir süreçle değil, Allah'ın "Ol!" demesiyle aniden ve mucizevi bir şekilde gerçekleşmiştir.
Evrim teorisinin "insanın diğer canlı türlerinden evrildiği" iddiası, Hz. Âdem'in özel yaratılışı ve ilk insan oluşu inancıyla çelişir. Eğer insan evrimleşmişse, Hz. Âdem'in "ilk insan" olma vasfı ve dolayısıyla tüm insanlığın ondan türediği inancı sorgulanır hale gelir. Bu nedenle Ehlisünnet inancı evrim teorisini insan türünün kökeni konusunda reddeder.
Risale-i Nur, Hz. Âdem'in doğrudan ve özel bir yaratılışla yaratıldığına dair İslami inancı benimser. Risale-i Nur'da, insan türünün diğer canlılardan evrimleştiği fikrine karşı çıkılır ve insanın yaratılışının Allah'ın kudretinin bir mucizesi olduğu vurgulanır. Özellikle "yaratılış ağacı" benzetmesiyle, her bir türün ayrı bir ağaç olduğu ve bir türün diğerine dönüşmediği fikri işlenir.
Bir şeyin mümkün olması vaki olduğu anlamına gelmiyor. Şu an karadenizin Allah tarafından süte dönüştürülmesi mümkündür ama karadenizin süte dönüştüğüne dair elimizde bir delil bir ispat bulunmuyor. Öyle ise sırf süte dönüşme imkanına sahip diye denize süt dememiz akıl ve mantık dışıdır. Benzer bir şekilde Allah'ın canlıları evrimle yaratması makul ve mümkün olması vaki olduğu anlamına gelmiyor. Kaldı ki evrim konusunda kesin bulgu ve deliller mevcut değildir ve bilim dünyasında bu teori ve teze ciddi olarak karşı olanlarda bulunuyor.
Özetle evrim teorisi, Hz. Âdem'in doğrudan ve özel yaratılışıyla çelişir. Hz. Âdem ilk insandır ve evrimleşmemiştir.