"Münevver" ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
Münevver kelimesi aydın manasında kullanılır. Ancak aydın olabilmek için sadece siyasi ve içtimaî meselelerde veya fen ilimlerinde otorite olmak yeterli değildir. Bediüzzaman şöyle der:
“Zulmetli münevverler, bu sözü bilmeliler.
Ziya-yı kalbsiz olmaz, nur-u fikir münevver.”
Yani karanlıkta kalmış aydınlar şunu bilmeliler ki, kalb ziyası olmadan, akıl nurlanmaz. Sadece beşeri ilimlerle uğraşan kimseler, kalbi aydınlatan imandan nasiplerini almamışlarsa, gerçek manada “aydın” olamazlar.
Ne kendisini ne de kâinattaki harika eserleri okuyamayan, yaratıcının sonsuz kudretini, mutlak iradesini, nihayetsiz fiillerini düşünmeyen akılda hiç bir hayır yoktur. Kendini okuyamamış, hakikati bulamamış, yaratılış gayesinden habersiz ve ulvi hasletlerden mahrum olan bir insanın makamı ne olursa olsun, onun Yüce Allah'ın yanında hiçbir kıymeti yoktur. İman, marifet, ubudiyet, tefekkür, zikir ve dua gibi ulvi hasletlerden mahrum olanlar mesleğinin zirvesine de çıksalar, fen ve teknik adına birçok eser de ortaya koysalar, yine de cehalet karanlığından kurtulamazlar. Onlar mesleklerinin faydasını sadece burada görürler.
Bugünün ilim adamlarının birçoğu aydındırlar, fakat münevver değildir. Münevver olan kimse, hem kendisi nurlanmış bulunan hem de başkalarına ışık tutan kimsedir. Aydın ise, kendisi tenevvür etmeyip, sadece başkalara ışık tutmaya çalışan kimse demektir.
Kalb ile aklı, yani din ile medeniyet fenlerini el ele yürütmeye muvaffak olanlar “münevver olmuş” demektir. Dinden kat-ı nazar veya kat-ı alâka edip, sadece fen ilmiyle iştigal edenlere ise münevver demek yerine, “aydın” demek daha isabetli olacaktır.
Bu gibi kimseler, arının bal vermekten sevap kazanamaması gibi, yaptıkları keşiflerden, insaniyete hizmet noktasında bir sevap kazanamazlar.
Bediüzzaman, Münazarat adlı eserinde aynı manayı şöyle ifade eder:
“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.” (Münazarat)
Burada vicdan, kalp yerine kullanılmıştır Aklı aydınlatacak ve insana neci olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini ve bu dünyadaki vazifesinin ne olduğunu bildirecek tek rehber, iman ile nurlanmış kalptir.
“Ziya-yı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver” cümlesiyle “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyyedir, aklın nuru fünun-u medeniyedir” cümlesinin ortak bir yanı dikkatimizi çeker:
Her ikisinde de kalp ve vicdan için ziya, akıl için nur kelimeleri kullanılmıştır.
Bu tespit, kanaatimizce şu ayeti kerimeye dayanmaktadır:
“O Allah, güneşi bir ziya, kameri bir nur kıldı.” (Yunus Sûresi, 5)
Bu âyetin tefsirinde güneşin ziya, kamerin ise nur kılınması birçok yönden ele alınmıştır. Mesela, ziya ışığı kendinden olana, nur ise ışığını başkasından alana denilir.
Ruhta esas olan kalptir. Hissiyat da ona bağlıdır, akıl da. Şu var ki, kalbin his yönü vicdan ile icra edilmektedir, anlama yönü ise dimağla, yani akılla.
Bu hale göre, akıl kalpten ayrı düşerse komutanından ayrılmış bir nefer gibi ortada kalır; ne yapacağını, hangi yoldan gideceğini bilemez olur. Bu hal, başlı başına bir karanlıktır.
Kalp imanla aydınlanınca akla da ışık saçar, onu da aydınlatır; ona rehberlik eder. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin helal neyin haram olduğuna tek başına karar veremeyen akıl, imanlı bir kalbin rehberliğinde bütün bu soruların cevaplarını bulur. Aksi halde, yani “O nur ile bu ziya mezc olmazsa zulmettir, zulüm ve cehli fışkırır.”
Kalbin vazife görmemesi zulüm, aklın fen ilimlerinden geri kalması ise cehalet olarak ifade edilmiştir. İkisi birlikte zulmeti, yani karanlığı doğururlar. Kalbin zulmeti, iman hakikatlerinden mahrumiyet, aklın zulmeti ise şu mahlukat âlemini tefekkür etmeme yahut yanlış değerlendirmedir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü