Onuncu Söz, Altıncı Hakikat hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstadımız Hazretleri bu Altıncı Hakikat'te ism-i Celil’in ve Baki’nin ahireti iktizasından bahsetmiştir. Aslında ism-i Celil bir derece Birinci Hakikat'te ve ism-i Baki de Dördüncü Hakikat'te işlenmişti. Üstadımız burada farklı bir cihetten yine bu isimlerle ahirete kapı açmıştır.

Delilin özü şudur: Böyle haşmetli faaliyet ve icraatlar ile celalini ve azametini gösteren bir zat, hiç mümkün değildir ki, sadece şu fâniler üzerinde dursun ve haşmet ve celalini hakkıyla gösterebileceği baki bir memleketi icad etmesin...

Şimdi bu hakikatte geçen delili özetleyeceğiz. Ancak şunu hemen ifade edelim ki yaptığımız ve yapacağımız özetler, Üstadımızın ifadesindeki icazı muhafaza etmekten âcizdir. Özet ile yapmaya çalıştığımız şey, Üstadımızın tarz-ı ifadesine yabancı olanları Üstadımızın tarz-ı ifadesine bir derece yaklaştırmaya çalışmak ve meseleyi daha kolay anlamalarını sağlamaktır.

Ayrıca bu hakikatte izah edilmesi ve üzerinde tefekkür edilmesi gereken birçok yer vardır. Bilhassa “dokuz esasın” her birine bir şerh yazılabilir. Buradaki her bir esas, âdeta bir kitabın özeti hükmündedir. Bizler meseleyi çok uzatmamak için bu esasların tefekkürünü ve izahlarını sizlere havale ediyor ve sadece bir özetle yetiniyoruz. Şimdi hakikatin özetine geçelim:

"Hiç mümkün müdür ki, zerrelerden Güneşlere, ağaçlardan galaksilere kadar bütün mevcudatı itaatkâr bir nefer gibi emrine boyun eğdiren ve bütün kâinatı idare ve tedbir ederek haşmetli rububiyetini gösteren bir zat, sadece, şu dünya misafirhanesinde muvakkat bir hayat geçiren perişan fâniler üzerinde dursun; haşmetli icraatına ve âli rububiyetine ayna olacak ebedî ve baki bir memleketi icad etmesin? Hâşâ ve kella!"

Bu delili şöylece izah edebiliriz:

Kim şu âleme dikkat ile baksa görür ki, bu âlemde muhteşem bir saltanat ve rububiyet hükmediyor. Evet!

· Mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat,

· Yıldızların ve galaksilerin tayyare misali hareketleri gibi azametli harekât,

· Yeryüzünü, içindeki mahlukata bir beşik; Ay’ı, onlara bir kandil ve Güneş’i onlara bir lamba yapmak gibi dehşetli teshirat,

· Kışın ölmüş ve kurumuş yeryüzünü baharda diriltmek ve süslendirmek gibi geniş tahvilât...

Ve saymakla bitiremeyeceğimiz kadar haşmetli faaliyetler gösteriyor ki, perde arkasında muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor. Elbette böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendine layık mahluklar ve haşmet ve celaline mazhar bir halk ister.

Hâlbuki görüyorsun ki, o zatın en kıymetli misafirleri ve en makbul kulları olan insanlar, şu misafirhane-i dünyada, perişan bir surette, muvakkaten toplanıyorlar. Misafirhane ise her gün doluyor, boşalıyor, her saat tebeddül ediyor.

Hem bütün bu insanlar, celal sahibi o zatın kıymetli ihsanlarının numunelerini ve harika sanatının antikalarını şu çarşı-yı âlem sergilerinde, ticaret maksadıyla temaşa etmek için, şu dünya teşhirgâhında birkaç dakika durup seyrediyorlar, sonra kayboluyorlar. Şu dünya meşheri ise her dakika değişiyor; giden gelmiyor ve gelen gidiyor.

İşte bu hâl ve şu vaziyet kat’i gösterir ki, şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında, o ebedî saltanata mazhar olacak daimî saraylar, sabit meskenler ve şu dünyada gördüğümüz numunelerin ve suretlerin en halis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır. Demek, burada çabalamak onlar içindir. Burada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidadına ve ameline göre -eğer kaybetmezse- orada bir saadeti vardır.

Evet, böyle haşmetli bir saltanat için imkânsızdır ki, sadece şu fâniler ve ölüme mahkûm zeliller üstünde dursun ve başka bir memleketi olmasın.

Şimdi bu hakikate şu temsil dürbünüyle bakalım:

Mesela siz yolda gidiyorsunuz. Görüyorsunuz ki yol içinde bir han var. Bir büyük zat, o hanı, kendine gelen misafirleri için yapmış. O misafirlerin bir gece gezinti ve ibretleri için, o hanın tezyinatına milyonlar altınlar sarf ediyor.

Hem o misafirler, o tezyinattan pek azına, az bir zamanda bakıp o nimetlerden, pek az bir vakitte, az bir şey tadıp doymadan gidiyorlar. Fakat her misafir, kendine mahsus fotoğrafıyla, o handaki şeylerin suretlerini alıyorlar.

Hem o büyük zatın diğer hizmetkârları da misafirlerin amellerine gayet dikkat ediyorlar ve o amelleri gayet dikkatle kaydediyorlar.

Hem görüyorsun ki, o zat, her günde, o kıymettar tezyinatın çoğunu tahrip eder; yeni gelecek misafirlere yeni tezyinatı icad eder, o hana her gün milyonlar sarf eder.

Acaba bunu gördükten sonra hiç şüphen kalır mı ki, bu yolda bu hanı yapan zatın daimî, pek âli menzilleri; hem tükenmez, pek kıymetli hazineleri; hem devamlı, pek büyük bir cömertliği olmasın? Evet, o zatın bu handa yaptığı ikramlar, kendi katında bulunan nimetlere misafirlerinin iştahlarını açmak ve onlara hazırladığı hediyelere rağbetlerini uyandırmak içindir.

Aynen bu misal gibi, şu dünya misafirhanesindeki vaziyete, sarhoş olmadan dikkat ile baksan, şu dokuz esası anlarsın:

Birinci esas: Anlarsın ki, o han gibi bu dünya dahi kendi için değildir ve kendi kendine bu sureti alması muhaldir. Belki bu dünya, kafile-i mahlukatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşalan, hikmetle yapılmış bir misafirhanesidir.

İkinci esas: Hem anlarsın ki, şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir. Onların Rabb-i Kerim’i, onları Dârü’s-Selâm’a, selam diyarı olan cennete davet ediyor.

Üçüncü esas: Hem anlarsın ki, şu dünyadaki tezyinat, yalnız lezzetlenmek veya tenezzüh için değildir. Çünkü bir zaman lezzet verse, seni terk etmesiyle birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştahını açar, fakat doyurmaz. Çünkü ya onun ömrü kısa ya senin ömrün kısadır; doymaya kâfi değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat ibret içindir, şükür içindir, cennetteki asıllarına teşvik içindir; başka gayet ulvi maksatlar içindir.

Dördüncü esas: Hem anlarsın ki, şu dünyadaki tezyinat, Rahman ve Rahim olan Allah-u Teâlâ’nın ehl-i iman için cennette hazırladığı nimetlerin numuneleri ve onların suretleri hükmündedir.

Beşinci esas: Hem anlarsın ki, şu fâni mahluklar, fena bulup yok olmak, bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar. Belki, vücutta kısa bir zaman toplanıp matlup bir vaziyet alıp da suretleri alınsın, timsalleri tutulsun, manaları bilinsin ve neticeleri zapt edilsin diye yaratılmıştır. Mesela binler neticelerinden bir netice şudur ki, bu âlemdeki bu fâni manzaralar, cennet ehli için daimî manzaralar olur. Ehl-i cennet, cennette bu âlemin kayıtlarını seyredecek ve dünyadaki hatıralarını hatırlayarak neşeleneceklerdir.

Eşyanın beka için yaratıldığı, fena için olmadığı; belki zahiren fenaya gitse de, hakikatte vazifesini tamamlama ve bir terhis olduğu bununla anlaşılır ki: Fâni bir şey, bir cihetle fenaya gider, ölür; fakat çok cihetlerle baki kalır.

Mesela nasıl ki senin ağzından çıkan bir kelime yok olup gider; fakat binler misallerini kulaklara emanet eder, dinleyen akıllar adedince manalarını akıllarda baki eder ve öyle fenaya gider. Aynen bunun gibi, kudret kelimelerinden bir kelime olan bir çiçek de kısa bir zamanda tebessüm edip bize bakar, daha sonra hemen fena perdesinde saklanır; fakat onu gören her şeyin hafızasında zahirî suretini ve her bir tohumunda manevi mahiyetini bırakıp öyle gider. Güya her bir hafıza ve her bir tohum, ziynetinin hıfzı için birer fotoğraf; devam ve bekası için birer menzildirler.

Acaba, en basit mertebe-i hayatta olan bir çiçek böyle ise, en yüksek tabaka-i hayatta olan ve baki bir ruhun sahibi olan insan, ne kadar beka ile alâkadardır, apaçık anlaşılmaz mı?

Altıncı esas: Hem anlarsın ki, insan, ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki, bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri bir muhasebe için zaptedilir.

Yedinci esas: Hem anlarsın ki, sonbahar mevsiminde, yaz ve bahar âleminin güzel mahlukatının tahribatı idam değildir; belki, vazifelerinin tamamlanmasıyla bir terhistir ve bir sonraki baharda gelecek olan mahlukata bir yer boşaltmaktır. Hem insana vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ilahî bir ikazdır.

Sekizinci esas: Hem anlarsın ki, şu fâni âlemin sahibi olan Sultan-ı Ezel ve Ebed’in başka ve baki bir âlemi vardır ki, kullarını oraya sevk ve ona teşvik eder.

Dokuzuncu esas: Hem yine anlarsın ki, öyle bir Rahman, öyle bir âlemde, öyle has kullarına, öyle ikramlar edecek ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ve ne de insanın kalbine hutur etmiştir. Âmennâ ve saddeknâ! İnandık ve iman ettik.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...