Block title
Block content

Otuz Üçüncü Söz´ün On Dokuzuncu Pencere'sini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"On Dokuzuncu Pencere" 

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ  ["Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” (İsrâ, 17/44)] sırrınca, Sâni-i Zülcelâl, semâvâtın ecrâmına o kadar hikmetler, mânâlar takmış ki, güya celâl ve cemâlini ifade etmek için, semâvâtı güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi, cevv-i semâda olan mevcudata dahi öyle hikmetler ve mânâlar ve maksatlar takmış ki, güya o cevv-i semâyı berkler, şimşekler, ra’dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor ve kemâl-i hikmet ve cemâl-i rahmetini ders veriyor. Ve nasıl zemin kafasını hayvânat ve nebâtat denilen mânidar kelimeleriyle söyleştirip kemâlât-ı san’atını kâinata gösteriyor."

Sema dairesi bir kafa, yıldızlar, güneşler, aylar ve gezegenler ise birer ağız; bunlara takılan hikmet ve faydalar ise bu ağızdan dökülen kelimeler ve cümleler hükmündedir. Evet bugün astronomi ilmi, sema dairesinin sayısız hikmet ve gizemlerini çözüp insanlığın nazarına takdim ediyor. Güneşin içindeki bileşimlerden tutun, dünyanın milim eğikliğinden, mevsimlerin oluşmasına karşı binlerce sema sırlarını bilimsel metotlarla ifşa ediyorlar.

Sema dairesindeki bütün bu sırlar ve hikmetler Hakim ve Azim olan bir Müdebbiri bize gösterip ispat ediyor.  Nasıl yer yüzündeki her bir bitki ve hayvan sayısız hikmet ve maslahat dilleri ile Allah’ı bize isimleri ile tanıtıyor ise, aynı şekilde sema dairesi de yıldızlar ve gezegenlerin o harika sistemleri ve kusursuz manevralar dili ile Allah’ı bize farklı isimlerle tanıtıyorlar. Yeryüzü dairesinde Allah, cemal ve rahmet isimleri hakim iken, sema dairesinde Allah’ın azamet ve kibrayaya dair isimleri hakimdir.

"Öyle de, o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine kemâl-i san’atını ve cemâl-i rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-i san’atını ve kemâl-i rububiyetini ehl-i şuura talim ediyor. İşte, bu hadsiz kelimât-ı tesbihiye içinde, yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz, nasıl şehadet eder, bileceğiz. Evet, herbir nebat, her bir ağaç, pek çok lisanla Sânilerini öyle gösteriyorlar ki, ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara 'Sübhanallah, ne kadar güzel şehadet ediyor.' dedirtirler. Evet, her bir nebâtın çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi ânında, tebessümkârâne mânevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zâhirdir. Çünkü, her bir çiçeğin güzel ağzıyla ve muntazam sünbülün lisanıyla ve mevzun tohumların ve muntazam habbelerin kelimâtıyla hikmeti gösteren o nizam, bilmüşahede, ilmi gösteren bir mizan içindedir. Ve o mizan ise, maharet-i san’atı gösteren bir nakş-ı san’at içindedir. Ve o nakş-ı san’at, lütuf ve keremi gösteren bir ziynet içindedir. Ve o ziynet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren lâtif kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu mânidar keyfiyetler öyle bir lisan-ı şehadettir ki, hem Sâni-i Zülcemâlini esmâsıyla tarif eder, hem evsâfıyla tavsif eder, hem cilve-i esmâsını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder. İşte, bir tek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbânî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni-i Zülcelâlin vücub-u vücudunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şüphen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa, sana insan ve zîşuur denilebilir mi?"

"Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak. İşte, bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesîmin esmesiyle oynaması içindeki lâtif ağzını gör. Nasıl bir dest-i keremle yeşillenen yaprakların diliyle ve bir neş’e-i lütufla tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmetle gülen meyvelerin kelimâtıyla ifade edilen hikmetli nizam içindeki adilli mizan; ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli san’atlar, nakışlar; ve maharetli nakışlar ve ziynetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatmaklar; ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu’cize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zâhir bir surette bir Sâni-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün’im, Mücemmil, Mufaddılın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rububiyetini gösterir."

İlk paragrafta, sema dairesi kuvvetli bir seda ile tevhidi haykırırken, devamındaki diğer paragraflarda yeryüzü ve onun bünyesinde yetişen sayısız bitki ve hayvan türlerinin, cemal ve rahmet noktasından nasıl Allah’ın hem varlığına hem isimlerine tanıklık ettiği izah ediliyor. Bugün biyoloji ve coğrafya ilmi yeryüzünü ve onun içinde sayısız bulunan canlıları inceleyerek sayısız hikmet ve faydaları gösterip ilan ediyorlar. Bütün bu bitki ve hayvanların hikmet ve faydaları bir dil olup sanatkarını ve yaratıcısını bin bir isimle vasıflandırıyor. Her bir ağaç, çiçek, kuşlar, nehirler, ovalar ve dağlar gibi mahluklar üstünde, Allah’ın sayısız isimleri tecelli edip kendini izhar ve ilan ediyor. 

"İşte, eğer bütün rû-yi zemindeki ağaçların lisan-ı hâllerini birden dinleyebilsen,  يُسَبِّحُ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَافِى اْلاَرْضِ  hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın."

"İşte, ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemâl, tanımak istenilmezse, bu lisanları susturmalı. Madem ki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünkü sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez, mevcudat susmaz, vahdâniyet şahitleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler."
(1)

Şu içinde yaşadığımız maddi aleme dikkat ile baktığımız zaman, her şeyde ve her mahluk üstünde Allah’a işaret eden, hatta fasih bir dil ile onu zikredip insanlara ilan eden levhaları görüyoruz. Malum olduğu üzere iki türlü dil vardır. Birisi normal konuşma dilimiz, diğeri ise hal dilidir. Kainattaki her bir mahluk kendine özgü bir hal dili ile Allah’ı tesbih ve tezkir ediyor. Bir elma üzerindeki harika nakış, sanat ve  ikramlar ile sahibini tanıttırıp hal dili ile onu övüp tenzih ediyor.

Mütedahil, yani iç içe olan mevcudat hal dili ile bir merkeze, bir yöne, bir noktaya işaret ederler demektir. Mevcudatın üstündeki mükemmel işler ve sanatlar hal lisanı ile sanatkarına ve faili olan Allah’a işaret ediyorlar ve ona dikkatleri çekiyorlar.

Mesela, Türkiye’nin merkezi ve başkenti olan Ankara’ya her ilde bir levha döşense ve levhaların hepsi onu gösterse ve ona işaret etse, herkes rahatla onu bulabilir. Allah Celle Celaluhu da  kainattaki bütün mevcudat üzerine kendi Zatını ve isimlerini gösteren levhalar ve işaretler koymuştur. Bu levhaları ve işaretleri takip eden birisi kolayca Allah’ı bulabilir. Kainatın merkezi ve ortak noktası Allah’ın marifeti ve esması ile tanıtımıdır.

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Dokuzuncu Pencere.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...