Risale-i Nur'un makamına bakıp, sırf onun yüce makamına göre hizmet etmeyi düşünmek caiz midir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanlar mizaç ve fıtrat bakımından muhteliftir. Her insanın aynı mizaç ve fıtrat kalıbına girmesi imkânsızdır. Bu sebeple insanların fıtrat ve mizacına saygılı olmak ve ona göre muamelede bulunmak zorundayız.

Meselâ; bazı insanlar cehennemden korkup ibadete yönelir, bazı insanlar da cennetin sevdası ile ibadete eder. Bazıları da Allah’ın cemaline binaen abid olur, bazıları sırf O’nun rızası için yapar. Burada hadsiz makamlar vardır ki, bu makamlar insanların mizaç ve fıtratının genişliği ve darlığına göre şekilleniyor. Bu sebeple bir makamı alıp, "kalıp budur, herkes böyle olmak zorundadır" demek, fıtrata uygun düşmez.

"Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir..." (17. Lem’a)

Ubudiyet kulluk demektir. Kul olduğunu bilen, kulluk vazifesini severek yerine getirir.

İbadetin belli vakitlerde yapılmasına karşılık, ubudiyet devamlıdır. Çünkü kulluktan ayrı olduğumuz bir anımız yoktur. Her an hayatı tadan, her an bedeninden istifade eden ve her ânı Allah’ın yarattığı bu âlem içinde geçen insan daima kuldur. O hep doğru söyleyecek, hep helâl yiyecek, hep meşru dairede dinleyecek, hep doğru düşünecektir.

Büyük Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, ibadeti ve ubudiyeti şöyle ifade eder: “İbadet, Allah’ın razı olduğu şeyi yapmak, ubudiyetise Allah’ın yaptığına razı olmaktır.”

İbadet, Cenab-ı Hakkın varlık ve birliğini, azamet ve kibriyasını tasdik ederek emrine itaat ve kulluk etmektir. İbadet; “Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.”(İşarat-ül İ’caz)

Cenab-ı Hak, insanı iman ve ibadet için yaratmıştır. “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zariyat Suresi, 56) âyeti de bu hakikati beyan etmektedir. Bazı müfessirler ayette geçen ibadet kelimesini marifet olarak tefsir etmişlerdir. Yani insanın yaratılmasından asıl maksat, Halık’ını tanıması, O’na itaat ve ibadet etmesi ve böylece O’nun rızasını kazanmasıdır.

İnsan, vazife-i asliyesi olan ibadeti kendi saadet ve selametine vesile yapıp, Allah’ın ibadetten müstağni olduğuna itikat etmelidir. Yani insan, Cenab-ı Hakk’ın hiçbir mahlûkun ibadetine muhtaç olmadığının şuurunda olmalıdır.

Ulema-i Kiram Hazretleri ibadeti dörde ayırmışlardır:

- Cenneti kazanmak için yapılan ibadetler,

- Cehennem azabından kurtulmak için yapılan ibadetler,

- Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan ibadetler, - Muhabbetullah için yapılan ibadetler.

Allah’ın rızasını kazanmak kadar büyük bir saâdet düşünülemez. Bunun en büyük vesilelerinden biri ibadettir. İbadetle insan, kalbini Rabbine bağlar; tevekkül ile O’na istinad eder, hâdiselerin tazyikinden kurtulur, huzur ile yaşar. İbadet, insanların kalplerinden uzaklık perdesini kaldırır ve onları daimî bir huzura kavuşturur, tâ ki gaflete dalarak Allah’ı unutmasınlar.

Niçin ibadet ediyoruz? Sorusunun içinde iki soru saklı:

– İbadet etmemizin illeti yani sebebi nedir?

– İbadet etmemizin hikmeti, faydası nedir?

Bazıları bu soruyu sadece ikinci mânâyı kastederek sorar; birinci ve en mühim noktayı unuturlar. Bunun neticesi olarak hikmet sahasında kendilerince birtakım faydalar sıralar ve bunun başka yollarla da elde edilebileceğini ileri sürerek, ibadeti reddedici bir tavra girerler.İllet bir ibadetin emredildiği için yapılmasıdır. Hikmet ise yaptığımız ibadetten hâsıl olan faydadır.

Dünya işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a gelmekte olan bir tüccarın bu seyahatının illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise, daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha fazla istifade etmektir. Buna göre söz konusu şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” diye sorsak; “Zengin olmak için” demez, “ticaret yapmaya gidiyorum” der.Biri illete, diğeri hikmete cevaptır.

O halde, “Niçin ibadet ediyorsun?” sorunun cevabı da “Rabbim emrettiği için” şeklinde olacaktır. Bu emri tutmanın maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî pek çok da faydası vardır, ama ibadet bu faydalar için yapılmaz. Bunlar meselenin hikmet yönüdür. Abdin işi ibadettir; emir dinlemek, yasaklardan sakınmaktır. Kula, Allah’a kulluk yaraşır. İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna, Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve cennette vereceği dereceler ibadetin hikmet yönüdür.

İslâm’ın her emri ve her yasağı bu hakikattan haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç misâl:

Meselâ oruç tutmanın tıp yönünden birçok faydaları var. Bütün bu faydalar orucun hikmet yönüdür. Ama oruç bu faydalar için değil; Allah’ın bir emri olduğu için tutulur." Bu ibadetin zamanı Ramazan ayıdır. Bir kimse, Ramazan ayında bir ay oruç tutmayıp da, Ramazan dışında on ay nafile oruç tutsa, bu ibadeti yerine getirmiş olmaz. Eğer mesele sadece orucun hikmet yönü, olsa idi, on ay tutulan orucun faydası daha fazladır, ama farz olan oruç hâlâ tutulmamıştır.

Orucun belli bir başlama ve bitiş vakti vardır. Kişi, orucuna imsaktan hemen sonra başlasa da, iftarını yatsıdan birkaç saat sonra yapsa orucu makbul olmaz. Daha fazla bir süre aç kalmıştır, ama oruç tutmamıştır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan bu ibadet makbul sayılmaz.

Oruç tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki de sağlığa büyük zarar verdiği için haram edilmiş değildir. Esas olan Allah’ın emir ve yasağıdır.

Bir başka misal:

Kendi kendine ölen yahut darbe ile öldürülen bir koyunun etini yemek haramdır. Bu noktada birtakım tıbbî veya biyolojik izahlar getirilebilir. Bütün bunlar, meselenin hikmet yönüdür. Bunlar sayılıp dökülürken şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’dan başkasının ismiyle kesilen bir hayvanı yemek niçin haramdır?”Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki işin esası, hayvan kesmenin tıbbî faydaları değil; esas olan, insanın kulluk şuurundan ayrılmaması, Allah namına hareket etmesidir.

Aynı şekilde Risale-i Nurları anlamak ve ona talebe olmak noktasında da insanlar muhteliftir. Bu ihtilaf yine mizaç ve fıtratın genişliğine ve darlığına bakıyor. Bazı insanlar Risale-i Nurların makam ve makbuliyetinden etkilenir ona talebe olur; bazıları Üstad'ın şahsına meftun olur onunla Nurlara bağlanır, bazıları Risale-i Nurları hakikatleri yüzünden sever ve ona o noktada bağlanır ve hakeza.

İnsanları bir kalıba, bir mizaca hapsetmek doğru olmaz. Herkes idrak ve anlayışının seviyesine göre istifade eder ve ona göre kıymet kazanır. Bütün insanları eşitlemek ve bir sınıfa sokmak mümkün değildir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 2.990
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...