"Risale-i Nur'un Şirket-i Manevîsi" ne demektir, düsturları nelerdir?
Değerli Kardeşimiz;
Şirket-i maneviye “Manevî kâr için müşterek çalışma yapan fertlerin kazanç müessesesi” şeklinde tarif edilebilir.
“Bu zamanın cemaat zamanı olduğu” hakikatini hemen her yerde görmek, her levhada okumak mümkün. Şirket isimlerinde, parti, kulüp, dernek, örgüt isimlerinde hep şahs-ı manevînin ismi geçer. Fertler bu şahs-ı manevî içinde çalışır, faaliyet gösterirler.
Şahıslar gibi şahs-ı manevîlerin de iyileri yanında kötüleri, faydalıları yanında zararlıları da vardır.
İman ve Kur’ân hizmetinin karşısına çıkan şahs-ı manevîlerin başında, masonluk ve komünistlik gelir. Bu şer odaklarının birer şahs-ı manevî hâlinde çalışarak insanları küfür ve dalalete sürüklemeleri karşısında Nur Müellifi, iman ve hidayet cephesinde bir şahs-ı manevî meydana getirmenin zaruretini görmüş ve telif ettiği Nur Külliyatı etrafında bir iman ve ihlâs cephesi teşekkül ettirmiştir.
Bu şahs-ı manevîye dâhil olan fertler bir şirket-i manevî teşkil etmişlerdir. Bu şirketin sermayesi “ihlâs, sadakat ve muhabbet,” kazancı ise “rıza-i ilâhî ve sevaptır.” Bu manevî ortaklığa dâhil olanların her biri, “hizmet” diye ifade edilen bu şirkete katkılarda bulunurlar. Bunların tümünden hâsıl olan sevap ve nur, “iştirak-i âmâl” düsturuyla, herkesin amel defterine, bölünmeden ve eksilmeden aynen geçer. Bu ise, bu fitne ve fesat asrının ağır şartları altında, büyük bir ticaret kapısıdır.
“Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti cemaat üzerinedir.” (Hadis-i Şerif)
Bunun en açık bir delili cemaatle kılınan namazlara yirmi yedi kat fazla sevap verilmesidir. Üç kişi cemaat olmuşlarsa her birisine dokuz değil, yirmi yedi kat sevap verilir. Cemaatten hâsıl olan bu sevap üçe bölünmez. Bunun sebebi, nur ve sevabın bölünmemesidir. Nitekim okuduğumuz bir fatihayı yahut bir hatm-i şerifi bin kişiye bağışlasak, sevap bine bölünmez, her birine aynı sevap verilir.
İslâm’a yalnız başına hizmet eden bir kimsenin kârı bir ise, bu hizmeti cemaatle yapanın kazancı binlere, milyonlara varır. İştirak-i amâl ile hâsıl olan umum sevap ve nur her şahsın amel defterine bölünmeksizin girer.
Nur Külliyatından “İhlâs Risalesinde” bu hakikat şu misâlle çok güzel aydınlatılır:
“Nasılki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba oda ile beraber âyinesine girer.”
Hem sevapta bölünme olmayacak, hem de toplam hizmetten herkes farklı derecede istifade edecektir. İlk bakışta birbirine zıt gibi görünen bu iki hükmü bağdaştıracak ipucunu, yine yukarıda naklettiğimiz “lâmba misâlinde” bulmak mümkün.
Şu var ki, şahs-ı manevînin hizmetlerinden hâsıl olan umum nurun her şahsın amel defterine bölünmeksizin gireceği müjdelenmekle birlikte, şöyle bir kayıt da getirilir:
“Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takva ve içtinab-ı kebair derecesiyle, o ulvî ve küllî ubudiyete sahib olur...”
Lâmbanın görüntüsü, herkesin aynasına bölünmeden, parçalanmadan girecektir, ama herkesin aynası gerek büyüklük ve küçüklük itibariyle, gerek parlaklık ve matlık yönünden farklı olabilir. Bu yüzden aynalardaki lâmba görüntülerinin verdikleri ışıklar farklılık gösterir.
İşte bu farklılığın dört sebepten ileri geldiği vurgulanıyor: “Sadakat,” “hizmet,” “takva,” “içtinab-ı kebair.”
İman ve Kur’an hizmetinde el ele verip beraber çalışan insanlar bir şahsı- manevî teşkil ederler ve bir şirket-i maneviye kurmuş olurlar. Bu şirketin sermayesi “ihlâs, sebat ve sadakat,” kazancı ise “rıza-i ilâhî ve sevaptır.” İhlas, sebat ve sadakatle şirket-i maneviyeye ortak olan bir Nur talebesi, o şirketin daimi bir hissedarı olur; onların sevaplarından faydalanmaya devam eder. Yani şirketin havuzunda biriken sevaplardan hissesini alır. Sadece günah ciheti ile ölür yani günah defteri kapanır ama sevap hanesi kapanmaz. Bunların tümünden hâsıl olan sevap ve nur, “iştirak-i âmâl” düsturuyla, herkesin amel defterine, bölünmeden ve eksilmeden aynen geçer. Bu ise, büyük bir ticaret kapısıdır.
Şahsi manevî, şahısların oluşturduğu cemaate ve havuza nispeten kullanılır. Şahsiyet-i manevî ise, bu havuzun temsilcisine nispeten kullanılır. Nurculuk bir şahsi manevidir. Bediüzzaman, bu şahs-ı manevinin temsilcisidir.
Üstat hazretleri bu lütfa mazhar olabilmenin şahs-ı maneviyeye dâhil olmakla mümkün olabileceğini sürekli olarak ifade ederler. Şahs-ı maneviye dâhil olmanın ve şirket-i manevî hâlinde çalışmanın önemi Nur Külliyatında defalarca vurgulanmıştır. Bunlardan birisinde şöyle buyrulur:
“Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası ne kadar harika da olsalar, cemaatin şahs-ı manevîsinden gelen dehasına karşı mağlûp düşebilir.” (Emirdağ Lahikası-I)
Bu zamanın cemaat zamanı olduğunu, hemen her yerde görmek, her levhada okumak mümkündür. Şirket isimlerinde, kulüp, dernek, örgüt, parti isimlerinde hep şahs-ı manevinin ismi geçer. Fertler bu şahs-ı manevi içinde çalışır, faaliyet gösterirler.
Şahıslar gibi şahs-ı manevilerin de iyileri yanında kötüleri, faydalıları yanında zararlıları da vardır.
İman ve Kur’ân’a karşı çıkarak insanları küfür ve dalalete sürükleyen şahs-ı manevilere karşı, Üstad Bediüzzaman iman ve hidayet cephesinde bir şahs-ı manevi meydana getirmeyi zarurî görmüş ve telif ettiği Risale-i Nurlar etrafında bir iman ve ihlas cephesi teşekkül ettirmiştir.
"Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı maneviye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı." (Kastamonu Lahikası, 2. Mektup)
Yani fitne ve fesat hareketlerinin şahs-ı manevi hâlinde çalıştığı bir ortamda, hiçbir şahıs bütün bu şer odaklarıyla tek başına mücadele edemez; asrın beraberinde getirdiği bu kadar çok girift ve büyük meseleleri tek başına ve kendi fikriyle çözemez. Bu zamanda, şahsi reyimize ve fikrimize taassupla bağlanmayı terk edip, şahs-ı manevinin umdelerine uymamız ve istişare mekanizmasını çok verimli bir şekilde işletmemiz son derece mühimdir.
İnsan, toplumun bugünkü bozuk yapısından ancak imanlı ve faziletli bir cemaat içinde bulunmakla sıyrılabilir ve Allah’ın lütfuyla kendini “medeniyet-i sefîhe”nin zararlarından kurtarabilir.
Mesela, her partinin bir şahsi manevisi vardır. Bu şahsi maneviyi temsil eden bir parti başkanı vardır. Şahsiyeti manevî kavramı, genellikle bu mümessil zatlara nispeten kullanılır. Yani şahs-ı manevinin temsilcisine nispeten şahsiyet-i manevî kullanılır.
Peygamberimiz (a.s.m) için şahsiyet-i manevî mefhumu, Risale-i Nur'da çok geçer. Onun temsil ettiği şahs-ı manevî ise ümmetinin tamamı ve kendisine atfedilen temsil ettiği manevî şeylerin bütünüdür. Ümmetine nispeten ise şahs-ı manevî kullanılır. Bu konuda birkaç misal vermeye çalışalım:
“Resul-i Ekrem AleyhissalâtüVesselâm'ın şecere-i tûbâ-i nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve suret-i cismaniyesini değil, belki umum envâr-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'aniye ile nurani muhteşem şahs-ı manevîsini bin mu'cizat ile muhat olarak akıl gözüyle gördüğünüz halde...”
"Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak: Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, her bir dâvâsını, mu’cizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar."
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, peygamber Efendimiz (asm.) temsil ettiği İslamiyet şahs-ı manevisini oluşturduğu gibi, O zatın (a.s.m) maneviyatı ve ahlakı da bir şahsi maneviyi temsil eder.
Keza Risale-i Nur'da Hz. Ali (r.a) için şahsiyet-i manevî kelimesi kullanılır. Hz. Ali’nin temsilcisi olduğu Ehl-i beyte nispeten ise şahs-ı manevî mefhumu kullanılır.
“Hem Hazret-i Ali'nin (R.A.) zâtında temessül eden şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i maneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecelli eden hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) noktasında muvazene edilmez. Çünki orada Peygamber AleyhissalâtüVesselâm'ın sırr-ı azîmi var.”
Aynı şekilde ahir zamanda Hz. Mehdi üç büyük ve muazzam vazife olan "iman, hayat ve şeriat" konularını sadece şahsı ile değil, temsil ettiği şahs-ı manevî ile halletmesi, bu meselenin anlaşılmasında, güzel bir misal olabilir. Şöye ki;
“Hem bu üç vezâifi birden bir şahısta yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, âdeta kabil görülmüyor. Âhir zamanda, Âl-i Beyt-i Nebevînin (a.s.m.) cemaat-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdîde ve cemaatindeki şahs-ı mânevide ancak içtima edebilir."
Buna göre, Ehl-i beytin temsilcisi Hz. Ali iken, ahir zamanda yine Onun namına Hz. Mehdi olmuş. Bu demektir ki zamanla ve belki mekânla ilgili olarak şahs-ı manevinin temsilcisi değişebilir.
Hz. İsa’nın temsilcisi olduğu şahsı manevi ise, aşağıda ifade edildiği gibi hakiki İsevilik dinidir;
"Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek."
Risale-i Nur talebeleri için de şahs-ı manevi tabiri çokça kullanılmaktadır. Meselâ;
"Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır."
Evet, Risale-i Nur talebeleri, kendi müktesebatları olan her türlü hizmet ve müspet faaliyetlerini, ihlasla ve samimiyetle şahs-ı manevi havuzunda eritmekte ve her bir fert bütün cemaat namına geçebilmektedir.
Aynı şekilde, "Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsil eden has şakirdlerinin şahs-ı manevîsi 'Ferîd' makamına mazhar oldukları için..." ifadesiyle bir kişinin Ferid makamına çıkmasının zor olduğu, lakin şahs-ı manevî kuvvetiyle bu makama istihkak kesbedilebileceği vurgulanır.
Şirket-i maneviyenin çok uhrevi havuzları, her birinin farklı şartları, düsturları ve hisseleri vardır. Umum ümmetin birbirine duaları ile oluşan bir havuz olduğu ve umum Nur talebelerin birbirine dua ve himmetiyle bir şirket-i maneviye oluştuğu gibi, yine aynı şekilde has Nur talebelerin de birbirine ettikleri dualar ve yaptıkları şahsi ibadetlerin teşkil ettirdiği bir havuz vardır. Herkes hizmeti, gayreti ve ihlasına göre hisse alacaktır.
KALEMLE NURLARA HİZMET VE SADAKATLA TALEBESİ OLMANIN İKİ MÜHİM NETİCESİ VARDIR
1. Âyât-ı Kur'aniyenin işaretiyle, imanla kabre girmektir.
2. Bütün şakirdlerin manevi kazançlarına, Nur dairesindeki şirket-i maneviye sırrıyla, umum onların hasenatlarına hissedar olmaktır. (bk. Emirdağ Lahikası-I, 142. Mektup)
Şirket-i maneviye-i nuriyeden veya Nur talebelerinin şirketi manevisinden faydalanmanın birinci şartı ve düsturu "Risale-i Nur Şakirdi" olmaktır.
"Madem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir iman var; tam bir ihlas ve tam bir mahviyetle, sebatkârâne Risale-i Nur’a şakirt ol, ta binler, belki yüz binler şakirtlerin şirket-i maneviye-i uhreviyelerine hissedar ol. Ta senin hayırların, iyiliklerin cüz’îyetten çıkıp küllileşsin, ahirette tam kârlı bir ticaret olsun." (bk. age., 34. Mektup)
Maddî bir şirketten hisse alabilmek için sermaye koymak gerekir. Aynen öyle de şirket-i maneviyenin en büyük düsturu ve esası da ettiğimiz hizmet-i imaniye ve Kur'aniye ile birlikte yaptığımız tesbihat, dualar ile ibadetlerdir. Bunlar birer manevî sermaye gibi şirketten gelecek hissemizi belirleyecektir. Sermaye koymayan hisse de alamayacaktır veya az alacaktır.
"...Kuvvetli hüccetlerle, hattâ ehl-i vukufu da teslime mecbur eden işârât-ı Kur’âniye ile 'Nurun sadık şakirtleri imanla kabre girecekler. Hem şirket-i maneviye-i Nuriyenin feyziyle her bir şakird derecesine göre umum kardeşlerinin manevî kazançlarına ve dualarına hissedar olur. Güya âdeta binler dil ile istiğfar eder, ibadet eder.' Bu iki faide ve netice, bu acib zamanda bütün zahmetleri, sıkıntıları hiçe indirir; pek çok ucuz olarak o iki kıymetdar kârları sadık müşterilerine verir." (Şualar, On Dördüncü Şua)
Özellikle tekrar vurgulamak gerekir ki şirket-i maneviyeden himmet, meded ve hisse alabilmek için şahs-ı maneviyeye mütekellim-i maalgayr sigasıyla (yani biz kelimesiyle) ettiğimiz duaların büyük bir ehemmiyeti vardır. Bu "biz" ile dua edilmesi şirket-i maneviyenin muktezasıdır. Namaz tesbihatı ise bu vazifenin en asgari şartıdır.
"Seksen küsur sene kıymetinde bulunan ve Ramazan-ı Şerif'in mecmuunda gizlenen hakikat-i Leyle-i Kadri kazanmak için, Risale-i Nur şakirdlerinin şirket-i maneviye-i uhreviyeleri muktezasınca, her biri mütekellim-i maalgayr sigasıyla اَجِرْنَا , اِرْحَمْنَا , وَاغْفِرْلَنَا gibi tabiratta 'biz' dedikleri vakit, Risale-i Nur'un sadık şakirdlerini niyet etmek gerektir. Ta her bir şakird, umumun namına münacat edip çalışsın." (Kastamonu Lahikası, 168. Mektup)
"Sizi, bütün dualarında اَجِرْنَا , وَارْحَمْنَا , وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim-i maalgayr sigalarında bilaistisna dâhil edip, kesretli cesedler ve bir tek ruh hükmünde şirket-i maneviyemizin düsturlarıyla çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyade alakadar olan ve şahs-ı manevinizden himmet ve meded ve sebat ve metanet ve şefaat bekleyen Kardeşiniz Said Nursî" (Şualar, On Üçüncü Şua)
Üstad’ın özellikle aşağıda "şirket-i maneviye-i duaiye" tabiri kullanması çok manidardır.
"Aziz, sıddık, sebatkâr ve vefadar kardeşlerim! Sizi müteessir etmek veya maddi bir tedbir yapmak için değil, belki şirket-i maneviye-i duaiyenizden daha ziyade istifadem için ve sizin de daha ziyade itidal-i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül ve şiddetle tesanüdünüzü muhafaza için bir halimi beyan ediyorum: ..." (bk. age.)
Ayrıca şöyle bir düsturdan da bahsedilebilir. Şirket-i maneviyeyi uhreviyeyi çok fazla düşünmemek ve sadece buna bel bağlayıp tembellik ve gayretsizlik ile havalecilik etmemek ve harekâtını ona bina etmemektir. Bizim vazifemiz hizmet ve ibadettir. Şirket-i maneviyeden hissenin belirlenmesi ve hatta şirketin oluşması tamamen Allah'ın işidir ve ona kalmıştır. Bizim vazifemiz değildir.
"Risale-i Nur dairesinde, ihtiyarımız olmadan, haberimiz yokken takarrur ve tahakkuk eden şirket-i maneviye-i uhreviye cihetiyle her bir hakiki sadık şakirdi; binler diller ile kalpler ile dua etmek, istiğfar etmek, ibadet etmek ve bazı melaike gibi kırk bin lisan ile tesbih etmektir. Ve Ramazan-ı Şerif'teki hakikat-i Leyle-i Kadir gibi kudsî ve ulvi hakikatları, yüz bin el ile aramaktır."
"İşte bu gibi netice içindir ki; Risale-i Nur şakirdleri, hizmet-i nuriyeyi velayet makamına tercih eder; keşf ve keramatı aramaz ve ahiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz ve vazife-i İlahiye olan muvaffakıyet ve halka kabul ettirmek ve revaç vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şan ü şeref ve ezvak ve inayetlere mazhar etmek gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara bina etmezler. Hâlisen, muhlisen çalışırlar, 'Vazifemiz hizmettir. O yeter.' derler." (Kastamonu Lahikası, 168. Mektup)
Acz, fakr, şefkat ve tefekkür diye Üstad'ın Kuran'dan istifade edip çıkardığı tarikin evradı da şirket-i maneviyenin birer düsturları olabilirler.
"Şu kısa tarikın evradı ittiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir. Ve bilhassa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır." (Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Zeyl)
Ayrıca vurgulamak gerekir ki ihlas, sadakat, tesanüd ve hizmet düsturları da şirket-i maneviye için birer düstur olabilirler. Çünkü ortada bir birlik ve beraberlik olmazsa, hizmet ve tesanüd meydana gelmezse şirket-i maneviye de oluşmaz.
Nur talebelerinin iman ve Kur'an hizmetinde sadakatle ve istikametle yürüyebilmeleri için mühim düsturlara uymak mecburiyetleri vardır. Bunlar düsturları şöyle sıralayabiliriz:
1. BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
"Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı."
2. İKİNCİ DÜSTURUNUZ
"Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemektir."
3. ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
"Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz."
4. DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
"Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şakirâne iftihar etmektir." (bk. Lem'alari Yrmi Birinci Lem'a / İhlas Risalesi)
5. Bir söze kıymet katan bazı düsturlar ve alametler vardır. Bunlardan bazıları, "Kim demiş, kime demiş, ne demiş, hangi makamda demiş?" şeklindeki suallerin cevaplarıdır.
6. "Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim." diyebilmek.
7. İman esaslarına ciddi ehemmiyet vermek.
“Şimdi en mühim iş, taklidi imanı tahkiki imana çevirerek imanı kuvvetlendirmektir, imanı takviye etmektir. Her şeyden ziyade imanın esasatıyla meşgul olmak kati bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç haline gelmiştir.” (bk. Sözler, Konferans.)
8. Diğerkâm olmak. Sıddık-ı Ekber (ra) demiştir ki; “Cehennemde vücudum o kadar büyüsün ki ehl-i imana yer kalmasın.”
9. Risale-i Nur’un tebliğ tarzı “nezihane ve nazikane ve kavl-i leyindir.”
10. Vazife-i İlahiyeye karışmamak.
"İnsan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı." (bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a.)
11. Üstadımız “Lisan-ı hal lisan-ı kalden üstündür.” demesiyle hal ve hareketlerimiz konuşmaktan daha ehemmiyetlidir.
12. Muhataba göre konuşmak. Üstadımız Hutbe-i Şamiye'de şöyle der:
"Ey bu Cami-i Emevide bu dersi dinleyen Arap kardeşlerim! Ben haddimin fevkinde bu minbere ve bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünkü size ders vermek haddimin fevkindedir..." (bk. Hutbe-i Şamiye.)
13. Tebliğe nefsimizden başlamak. Üstadımız “Madem nefsim emmaredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.” demektedir.(bk. Sözler, Yirmi Birinci Söz.)
14. Allah rızası esas olmalı, netice aldatır.
“Cenab-ı Hakk'ın rızası ihlas ile kazanılır. Kesreti etba ile ve fazla muvaffakiyet ile değildir..." (bk. Lem'alar, Yirminci Lem'a.)
15. Kadere iman edip kederden kurtulmak. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düsturumuz olmalı.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü