"Sen bakisin. Giden gitsin, sen yetersin. Madem sen bakisin; zeval bulan her şeye bedel bir cilve-i rahmetin kâfidir." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İkinci defa يَابَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى cümlesi, bütün o hadsiz mânevî yaralara hem merhem, hem tiryak oldu. Yani, "Sen bâkisin. Giden gitsin, sen yetersin. Madem sen bâkisin; zeval bulan herşeye bedel bir cilve-i rahmetin kâfidir. Madem sen varsın; senin varlığına iman ile intisabını bilen ve sırr-ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana her şey var..." (Lem'alar, 26. Lem'a, On İkinci Rica.)

"Sen bakisin. Giden gitsin, sen yetersin. Madem sen bakisin; zeval bulan her şeye bedel bir cilve-i rahmetin kâfidir." (Lem'alar, 3. Lem'a)

Bu cümlede çok derin bir imanî teselli var. Özellikle insanın sevdiklerini kaybettiği, dünyanın fâniliğini hissettiği, kalbine ayrılık dokunduğu anda bu cümle kalbe zerk edilen bir şifa gibidir.

Allah var ve Baki olduğu için her şey vardır veya var olmaya devam edecektir. Çünkü onun sonsuz şefkati sonsuz elem ve azap olan hiçliğe, yokluğa müsaade etmez. Eşyayı ve canlıları yokluk kuyusuna mahkûm etmez.

Allah var olduğu için, mutlak yokluk ve hiçlik zaten olamaz. Çünkü Allah’ın ezeli ve ebedi varlığı mutlak yokluğa bir alan bir imkân bırakmıyor ona müsaade etmiyor. Eşyanın kaybolmaları ise geçici ve maddi bir kaybolma olup, maddi vücuttan ilmi vücuda bir geçiştir.

Her şeyin Kayyum'u yani var edip devam ettiricisi Allah’tır. Allah’ın varlığı diğer varlıkların da garantörü ve himayecisi olduğu için eşyanın gerçek anlamda yok olması hiçliğe gitmesi mümkün değildir. Allah’ın bütün isim ve sıfatları (özellikle şefkati) eşyanın var olmasının bir gereği bir garantörüdür.

İnsanı mutlu eden ve edecek olan bütün nimetler, Allah’ın ihsanı ve ikramıdır. Allah ise bakidir. Bu yüzden, nimetlerin geçici bir süreliğine gelip gitmesinin hiçbir ehemmiyeti yok. Madem hakikat budur, öyle ise insan, elinden çıkan nimetlerden dolayı hüzne düşmemeli ve elem çekmemelidir.

Diğer bir husus, insan kâinatı ve içindekileri mana-yı ismi yani eşyayı kendi hesabına değil, mana-yı harfi ile yani Allah hesabına sevmelidir. Evet, insan nefsini, ana babasını, eşini ve evlatlarını Allah’ın birer hediyesi ve lütfu olması noktasında dolayı sever ve sevmelidir. Yoksa eşyayı kendi hesabına sevmek insana daima hüzün ve azap getirir. Çünkü kâinatta her şey fânidir. Fâni ve geçici olan bir şeye kalbimizi bağlamak ise azap sebebidir. Çünkü Allah insana verdiği kalbin batınını kendi zat-ı akdesini sevmemiz için vermiştir. Biz bunu kötüye kullanarak kalbimizi fâni şeylere sarf edersek, azabını peşinen çekeriz.

Hz. İbrahim (as) gibi demek gerekiyor; “La uhubbil afilin” yani "Batıp giden şeyler sevilmeye değmez"...

Ayrıca bu ifade, manevi varlık felsefesi açısından bir şaheserdir.

  • "Beka" ve "zeval" karşıtlığı,

  • "Cilve-i rahmet" ile "fâni mahbubat" arasındaki denge,

  • Ve Allah’ın mutlak varlık olarak kalıcı oluşu, burada felsefî ve tasavvufî olarak iç içe sunulmuştur.

Özellikle şu vurgu önemlidir: Fâni olan şeylerden zevk almak mümkündür, ama kalıcı bağ kurmak gaflettir.

İnsan, sevdiği bir şeyin fâniliğini fark ettiğinde:

  • Ya isyan eder,

  • Ya inkâr eder,

  • Ya da Allah’a yönelir.

Bu risale, üçüncü yolu öğretir ve bizi ciddi bir sıkıntıdan kurtarır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 2.479
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...