"Sonra, kıyas-ı binnefis suretiyle, herkesi, hattâ her şeyi kendine kıyas edip, Cenâb-ı Hakkın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder." Diğer varlıkları da aynı kefeye koyup Cenâb-ı Hakk’ın mülkünü onlara taksim etmeyi izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Kıyas" kelime olarak ölçmek, kıyaslamak, karşılaştırmak, iki şey arasındaki benzerlikleri tesbit etmek ve bilinene bakarak bilinmeyenin keşfedilmesidir.

"Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki: 'Bu kâinattaki eşyanın tabiatıyla bu mevcudata müdahaleleri var. Her şey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan istemeli."(Lem’alar)

Misal olarak, kolumuz üzerinde duralım. Biz “Benim kolum.” derken şunu kast ederiz. Ben de, bütün organlarım da Hakk’ın mahlûkuyuz. Bunları ruhumun emrine veren de O. Bu kol benim bedenime takılmış ve onu kullanmaya ben yetkiliyim. Nitekim kolumu kaldırmak istediğimde o da kalbimin bu isteğine itaat ederek hemen kalkar. Hakikat budur. Bir insan bu hakikate zıt bir yola girse ve kolumu ben yapmışım ve o benim eserimdir deme sapıklığına düşse, bütün eşyayı da aynı şekilde düşünmesi gerekecektir. Yani, “ağacın dalı” derken de bu dalı ağaç yapmış diye inanması icap edecektir. Aynı ters mantıkla, “güneşin gezegenleri” derken, gezegenleri güneşin yaptığını, “denizin balıkları” dediğinde de balıkları denizin yaptığını vehmedecek, sahip ve malik kılacaktır.

Akıl ve mantıkta yeri olmayan böyle bir düşünceye sahip olan kimse, Allah’ın bütün mülkünü sebeplere taksim etmiş gibi olur.

Bizi bütün bu yanlış anlayışlara düşmekten koruyan sebep ise kendi varlığımızı mahlûk ve emanet bilip “Ben kendime malik değilim.” diyerek kulluk şuuruna sahip olmamızdır. Bu hakikate eremeyen insanlar, kendilerini kendilerine malik tevehhüm etmekle kalmaz bu hikmet dünyasında sebeplerin eliyle yaratılan bütün neticeleri de o sebeplere vererek Malik-i Hakikiye sebepler adedince şirk koşmuş olurlar. “Gayet azîm bir şirke düşer اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ meâlini gösterir.”

Metinde geçen âyet-i kerîmenin meali şöyledir: “Şüphe yok ki, şirk elbette pek büyük bir zulümdür.”

Ayetin tamamının meali şu şekildedir:

“Hani Lokmân, oğluna nasihat ederek şöyle demişti: Yavrum! Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk koşmak elbette büyük bir zulümdür.” (Lokman Sûresi, 13)

İnsan, aklını şer sahasında kullanmakla aklına zulmettiği gibi, gözünü haramda dolaştırmakla gözüne, yalan söylemekle diline, içki içmekle bütün bedenine ve ruhuna zulmetmiş olur.

Şirkin zulm-ü azim olması insana verdiği büyük zararı ifade eder. Zira insan o zulüm üzere yaşar ve tövbe etmeden ölürse ebediyen cehennem azabı çekecek ve cennet yüzü görmeyecektir.

Şirkin azim bir zulüm olmasının bir diğer ciheti Yirmi Üçüncü Söz’deki şu ifadelerde kendini gösterir:

“…Küfür bir fenalıktır, bir tahriptir, bir adem-i tasdiktir.Fakat o tek seyyie, bütün kâinatın tahkirini ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder.”

Şirk üzere yaşayan bir insan, düşündüğü aklından, konuştuğu dilinden, kanını pompalayan kalbinden, tâ ciğerlerini temizleyen havaya, onu sırtında gezdiren dünyaya, yolunu aydınlatan güneşe kadar bütün bir kâinata zulmetmiş olur. Zira bütün bu itaatkâr mahlûklar bir cihetle o şahsın şirkine yardım etmektedirler. Bu ise onlar için büyük bir hakaret ve zillet olacağından azim bir zulümür.

Eşyanın hakikati esmâ-i İlahiye olduğuna göre, o kişi bu cinayetini esmâ tecellileri sayesinde yapmakla ayrı bir cinayet işlemiş olur.

Üçüncü bir zulüm ve cinayet de bütün insaniyetin terzilidir. Yani, ahsen-i takvimde yaratılan, Allah’ı Kur’ânın bildirdiği ve Resulullah’ın tâlim ettiği tarzda bilmeye namzet olan insanı, şirkin bataklığına düşürmek insaniyete de en büyük bir zulümdür.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...