"Şu zamanda iman-ı tahkikinin dersini vermek pek büyük bir fazilettir ve kudsi bir vazifedir. İman-ı tahkikiyi taşıyan bir mümin..." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Şimdi şu zamanda iman-ı tahkikînin dersini vermek pek büyük bir fazilettir ve kudsî bir vazifedir. İman-ı tahkikîyi taşıyan bir mü’min, çok mü’minlere bir nokta-i istinad olur ki, şuursuz olarak avâm-ı mü’minîn o iman-ı tahkikî sahibinin kuvvet-i imanına istinad ederek kuvve-i mâneviyeleri kırılmaz; dalâletlere karşı dayanırlar." (Barla Lâhikası, 210. Mektup: Hulusi Bey'e Yazılmış Bir Mektup)
Bu vecize, İslam düşüncesinde ve özellikle iman hakikatleri üzerinde duran eserlerde sıkça vurgulanan iman-ı tahkikî (araştırmaya, delillere, bilgi ve şuur ile kalbe yerleşmiş sarsılmaz iman) kavramının önemini ve toplumsal tesirini harika bir şekilde özetlemektedir. Metni daha iyi anlamak için kelime kelime ve bölüm bölüm analiz edelim:
1. İman-ı Tahkikî Dersini Vermek Neden "Pek Büyük Bir Fazilet ve Kudsî Bir Vazifedir"?
"Taklidî iman" çevreden, anne-babadan görüldüğü şekliyle kabul edilen, üzerinde derinlemesine düşünülmemiş imandır. Şüpheler ve felsefi akımlar karşısında çabuk sarsılabilir.
"Tahkikî iman" ise, alemdeki delilleri okuyarak, akıl ve kalbi ikna ederek elde edilen sarsılmaz imandır.
"Şu zamanda" vurgusu, şüphelerin, materyalist fikirlerin ve inançsızlık akımlarının yaygın olduğu modern çağları ifade eder. Böyle bir dönemde insanlara körü körüne inanmayı değil, delilli ve şuurla inanmayı anlatmak, en büyük manevi hizmet ve kutsal bir görev (kudsî bir vazife) olarak kabul edilir.
2. "Bir Nokta-i İstinad Olur" Ne Demektir?
Dayanak Noktası: Tahkikî imana sahip bir mümin, sarsılmaz inancı, duruşu ve bilgi birikimiyle âdeta bir manevi kale gibidir.
Çevresindeki insanlar onun bu dik ve emin duruşunu gördüklerinde, kendi içlerinde tam olarak çözemedikleri şüpheler olsa bile, "Eğer bu kadar bilgili, bu kadar araştıran bir insan bu derece güçlü bir şekilde inanıyorsa, demek ki bu din ve hakikatler kesinlikle doğrudur." diye düşünürler. Akli bir düşünceye dayanmasa bile, hissi ve kalbi anlamda (şuursuz olarak) o güçlü imana sırtlarını dayarlar.
3. "Avâm-ı Mü’minîn" ve "Kuvve-i Mâneviye" İlişkisi
Avâm-ı Müminîn: Dini konuları derinlemesine araştırmaya vakti veya imkânı olmamış, sade vatandaşlar ve inananlar demektir.
Kuvve-i Mâneviye: Moral, manevi güç, manevi direnç.
Toplumda fikir karmaşaları, inançsızlık propagandaları arttığı zaman, sıradan müminlerin morali bozulabilir, "Acaba?" diyerek şüpheye düşebilirler. Ancak tahkikî iman sahiplerinin varlığı, o sıradan insanların manevi gücünün kırılmasını engeller. Onlardan yayılan güven duygusu, tüm topluma dalga dalga yayılır.
4. "Dalaletlere Karşı Dayanırlar"
Dalalet: Doğru yoldan sapmak, inançsızlık veya batıl fikirlerin peşinden gitmek demektir.
Güçlü iman sahiplerinin oluşturduğu o manevi sığınak sayesinde, avam halk fırtınalı dönemlerde savrulmaz, sapkın fikirlere ve inançsızlık akımlarına karşı direnç gösterir.
Özetle; bir toplumda köklü, delilli ve sarsılmaz bir imana sahip tek bir birey, sadece kendini kurtarmakla kalmaz; etrafındaki yüzlerce, binlerce insanın da inancını korumasına vesile olan bir manevi paratoner, sarsılmaz bir dayanak noktası haline gelir. Bu yüzden bu zamanda insanlara delilli ve ispatlı iman dersi vermek, yapılabilecek en değerli işlerden biridir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü