"Nazm ve nizam-ı tâmme neyle sabittir?" sorusunu ve cevabını özetler misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"S: Nazm ve nizam-ı tâmme ne ile sabittir?"

"Elcevap: Nev-i beşerin havâs ve cevâsisi hükmünde olan fünun-u ekvân, istikrâ-i tâmme ile o nizamı keşfetmişlerdir. Çünkü her bir nev’e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir. Her bir fen, külliyet-i kaide hasebiyle, kendi nev’indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zira, her bir fen kavâid-i külliye desâtirinden ibarettir. Demek, şahsın nazarı, nizamı ihâta etmezse, cevâsis-i fünun vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber, insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her bir şey, hikmet üzere vaz’edilmiştir. Faydasiz, abes yoktur. Şu burhanımız(*) değil yalnız erkânı ve âzası, belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerratı birer lisân-ı zâkîr-i tevhid olarak büyük burhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek 'Lâ ilâhe illallah' diye zikrediyorlar."

(*) Delâletçe siması bir “Hû” lafzına benzer ki, o “Hû”nun her bir cüz’ü küçük “Hû”lardan, her bir küçük “Hû” da küçücük “Hû”lardan teşekkül etmiştir.(1)

“Kâinatta her şeyde tam ve mükemmel bir nizam olduğunun delilinin ne olduğu” sorusuna Üstat Hazretleri fennî ilimleri gösteriyor. Fenleri cevasis olarak niteliyor. Cevasis casuslar demektir. Gizli şeyleri araştıran, gizli işlerin peşine düşen demek olan bu kelime, burada “fennî araştırmalar” manasında kullanılmış oluyor.

Müminlerin hatalarının tecessüs edilmesi yasaklanmıştır, ama kâinatın gizli sırlarını anlamaya, bulmaya çalışmak ise teşvik edilmiş, güzel bulunmuştur. Bu ikinci araştırma, fenlerin konusudur ve yerinde kullanıldığı takdirde bu bilgiler Üstadımızın ifadesiyle “marifet-i İlâhîyeye” dönüşürler, büyük birer tefekkür ve hayret tablosu sergilerler.

Bir insanın kâinattaki ince sırların ve hikmetlerin tamamını bilmesi mümkün değildir. Bunun için âlemdeki her farklı varlık veya hâdise, o konuda ihtisas yapan kişilerce derinlemesine araştırılır ve diğer insanların bilgisine sunulur. Kâinat kitabının doğru okunup, iyi değerlendirilmesinde bu bilim adamları farz-ı kifaye nevinden çok önemli bir hizmet verirler.

Keşfettikleri meseleleri ispat ettiklerinde onların bu çalışmasıyla, kâinatta cari olan bir kanun ortaya çıkmış olur.

“… Her bir fen kavaid-i külliye desâtirinden ibarettir.”

Kâinat kitabının değişmez hakikatlerini ortaya çıkaran bilim adamları, bunu kendi şahsî fikirleri olarak değil, küllî kanunlar olarak insanlığın bilgisine sunarlar. Zaten, bu bilgilerde sürekli değişme olsa kanun şekline girmezler. Dünya bazen güneşin bazen başka bir yıldızın etrafında dönse, bazen de dönmeyip yerinde sabit kalsa, dünyanın Güneş etrafında dönmesi bir kanun olarak takdim edilemez. Bütün fennî bilgiler, buluşlar, keşifler devamlılık arz etmekle kanun şeklini alırlar. Bu kanunların her biri, kendi konusunda, âlemdeki mükemmel ve değişmez nizamın bir şahidi, bir delili olur.

Fennî araştırmalarla açıkça ortaya konulmuştur ki, kâinattaki her şey, bir insanın organları, hücreleri veya atomları gibi hikmetlidir; âlemde abes ve faydasız bir varlık yahut hâdise yoktur.

“…İnsan-ı ekber, insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her bir şey, hikmet üzere vaz edilmiştir. Faidesiz, abes yoktur.”

Üstat Hazretleri bu eserin bir başka dersinde; “Nefsî tefekkürde tafsilatlı, afakî tefekkürde ise icmalî” gitmeyi tavsiye eder. Buna göre, insan kendi bedenindeki organları çok detaylı olarak inceleyebilir, onların faydalarını tafsilatıyla düşünebilir. Keza, ruhuna takılan her latifenin de hikmeti üzerinde detaylı olarak durabilir. Ancak, kâinattaki hadiseleri tafsilatıyla inceleyemeye gücü yetmez; her konuda o konunun uzmanlarının fikrine müracaat eder. Bu da her zaman mümkün olamayacağından afakî tefekkürde, yani dış âleme ait meseleleri düşünmekte icmalî gitmek, ya meseleyi özet olarak, ana hatlarıyla düşünmek gerekir.

Bu icmali düşünmenin çok mühim bir yönü de bu derste nazara verilmiş oluyor. Buna göre, insan şöyle düşünecektir:

Madem ki, ben “bu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi”yim. Bendeki her organın son derece hikmetli olması, hiçbirinin faydasız ve gereksiz olmaması gösteriyor ki, kâinat ağacının tümünde de mükemmel bir nizam ve hikmet hâkimdir. Ben bunların tamamını bilemeyebilirim. Ama kendi varlığımdaki ilim ve hikmet tecellilerini ölçü alarak kâinata baktığımda rahatlıkla söyleyebilirim ki “İnsan-ı ekber, insan-ı asgar gibi muntazamdır.”

(*) Delâletçe siması bir “Hû” lafzına benzer ki, o “Hû”nun herbir cüz’ü küçük “Hû”lardan, herbir küçük “Hû” da küçücük “Hû”lardan teşekkül etmiştir.

Kâinatın tümü yüksek bir sadâ ile “Lâ ilâhe illallah” diyerek tevhidi ilan etmektedir. Âlemin bu yüksek sadâsı büyük bir Hû lafzı gibidir. Bilindiği gibi, bir zamirdir ve “O” demektir. Zikirlerde ve tesbihlerde bu zamir doğrudan Allah’a işaret eder, onu bildirir, onu gösterir. İşte kâinatın tümü büyük bir Hû zikriyle tevhidi ilan ettiği gibi, aynı hû zikrini, azalar, hücreler, atomlar da yapmakta, o büyük Hû zikrinin “her bir cüz’ü küçük “Hû”lardan, her bir küçük “Hû” da küçücük “Hû”lardan teşekkül ” etmektedir.

tevhid hakikatı her bir varlığın üstünde Güneş gibi tezahür etmektedir. Kâinatın bütününde tevhit nasıl azametli bir şekilde görünüyor ise, en küçük canlı olan bir mikrop üstünde de aynı şekilde görünüyor. Nasıl büyük ve sanatlı bir Yasin suresi hattı, hattatını mükemmelen gösteriyor ise, aynı surenin “Yasin” harfleri içinde küçük hatlarla yazılması da daha hayretli ve mükemmel olarak ilan eder. Zira koca sureyi iki harf üzerine işleyerek yazmak daha meşakkatlidir.

Güneş sistemi ile pirenin midesindeki sistem arasında benzer bir ilişki vardır. Nasıl Güneş sistemi haşmeti ile Rabbini tanıtıyor ise, pirenin midesindeki sistem de Rabbinin ne kadar nafiz ve latif olduğunu kör olana gösteriyor. Kâinat ve içindeki her bir varlık “Hu” (O) zamiri olup, Allah’ın varlığını ve birliğini ilan ediyor.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...