"İ’lem eyyühe’l-aziz! Âfâkî malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve vesveselerden hâli olamıyor..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad aslında afaki bilgileri reddetmez, ancak bizzat nefiste tecrübe edilen vicdani bilgilerin daha verimli olduğuna dikkat çeker. Mesela, "Hiçbir varlık kendine malik değildir." dediğimizde, bu hükmümüz ilmen sağlam bir temele dayanmayabilir. Ama "Ben kendime malik değilim. Bir başkası benim vücudumu idare ediyor." hükmü vicdanen de kolayca tasdik edilir. O zaman o kişi afaki bilgilerini de sağlam bir temele oturtmuş olur.

Tefekkür başlıca iki sahada geçekleşir: Enfüs ve afak. Bir başka ifadeyle, “insanın kendi zâtı” ve “haricî âlem.” Birincisine “enfüsî,” değerine “afakî” tefekkür deniliyor.

Enfüsî, “nefse ait” demektir. Buradaki nefis kelimesi, ruhla bedeni birlikte ifade eder ve “zât” mânâsına gelir.

Buna göre, enfüsî tefekkürün iki ayrı sahası vardır: Birisi ruh, diğeri ise beden. Afakî tefekkürde ise bedenimizi kuşatan hava tabakasından yıldızlara ve ötelerine kadar bütün kâinatın düşünülmesi, tefekkür edilmesi söz konusudur. Afakî malûmât için, “hariçten, uzaklardan alınan malûmat,” şeklinde bir tarif getiriliyor. “Hariç” kelimesiyle birlikte “uzak” kelimesi, özellikle zikredilmiş.

Elma ağacı da bizim haricimizdedir, ama neye yaradığını biliriz. Onu Rezzak isminin bir tecellisi, ilâhî ihsanın bir sofrası olarak görür, Rabbimize şükrederiz. Ama, yıldızlar âlemini değerlendirmemiz bu kadar rahat ve kolay olmaz. Böyle olunca, işimize yaramadığını sandığımız bitki çeşitlerinden, yıldızlar âlemine kadar nice varlıkta tecelli eden ilâhî hikmet ve rahmeti anlamakta güçlük çekeriz. Bu noktada, nefis ve şeytan devreye girip, bunları faydasız ve gayesiz göstermeye çalışabilir.

Ama enfüsî tefekkür böyle değildir. Burada “vicdanî bir şuur” söz konusudur. Samanyolu’nun faydasını anlamayabiliriz, ama atomlar ve hücreler baz alındığında, her biri bir ayrı Samanyolu gibi olan kollarımızı çok rahat tefekkür edebiliriz; bunların faydası konusunda kalbimize en küçük bir tereddüt bile gelmez. Bu faydalar, vicdanımıza mâl olmuş bir ilim olarak, düşünmeye bile gerek kalmadan, çok iyi bilinir ve hissedilirler.

Vicdanen bildiklerimizin başında, ruh dünyamız ve ona takılı hissiyat âlemimiz gelir. Ruhumuza kudret sıfatının konulmuş olmasıyla, Allah’ın kudret sıfatını vicdanen biliriz. Şu var ki, bizdeki sıfatlar da ruhumuz gibi mahlukturlar ve Allah’ın sıfatları bunlara benzemekten münezzehtir.

Aynı şekilde, irade sıfatımızda Allah’ın irade sıfatını, görme sıfatımızda Basîr, işitme sıfatımızda Semi’ ismini ve bunların kaynağı olan sıfatları hissedebilir, vicdanen bilebiliriz. İnsanın, önce evinden çıkıp sonra çarşıları, pazarları dolaşması gibi, tefekküre de nefsinden başlaması sonra haricî âlemi dolaşması en doğrusudur. Nitekim Mesnevî-i Nuriye'de "Nefsî tefekkürün tafsilatlı, afakî tefekkürün ise icmalî yapılması" tavsiye edilir.

Her hücremizin, her duygumuzun faydasını inceden inceye araştırabiliriz, ama aynı şeyi hariç âlemde yapmamız yanlış olur. Çünkü haricimizdeki her şeyi nefsimiz gibi net olarak bilemeyiz. Burada özet bilgi yeterlidir.

Elbette ki, kâinat kitabının belli bir sayfasını inceleyen ilim adamları, o sahayı incelikleriyle kavramaya, anlamaya çalışabilirler. Ancak, onlar da başka ilim dallarını, yine "icmalî" tefekküre mecbur kalırlar.

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Âfâkî mâlûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan mâlûmat, evham ve vesveselerden hâlî olamıyor. Amma, bizzât vicdânî bir şuura mahal olan enfüsî ve dahilî malûmat ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dâhilden harice bakmak lâzımdır."(1)

Âfâkî mâlûmat, bizim dışımızda kalan eşya hakkında edindiğimiz bilgiler demektir. Bu eşyanın bütün özelliklerini ve yaratılış hikmetlerini tam olarak kavrayamadığımız için bu konudaki bilgilerimiz hakikatten sapabilir, vehim eseri olabilir.

Fakat, kendi bedenimize ve ruhumuza ait enfüsî malumat ise vehimlerden uzaktır. Organlarımızın görevlerini, yaratılış hikmetlerini, ruh dünyamızın harika tanzimindeki ilâhî mucizeleri çok net olarak biliriz. Bu bilgiler vehimlerden yani asılsız de uzaktır, asılsız tahminlerden de. Meselâ, ayaklarımızın yürüme organı olduğu hakkında hiçbir tereddüdümüz olmaz, farklı bir ihtimal üzerinde durmaz, bir vehme kapılmayız.

Biz bir galaksideki yıldız kümelerinin hikmetlerini, elimizin parmaklarını bilir gibi bilemeyiz. Herhangi bir yıldıza bakarak, “Acaba şu yıldız ne için yaratılmış?” diye merak ettiğimizde bu sorumuza verebileceğimiz net bir cevap olmaz. Ama saçımızdan tırnağımıza, gözümüzden, kalbimize, beynimizden aklımıza kadar bütün maddi ve manevi cihazlarımızın görevlerini, yaratılış hikmetlerini kesin olarak biliriz. Bunların hiçbirinin hikmetsiz ve gayesiz olduğunu düşünmeyiz, böyle bir vehme asla kapılmayız.

Bu derste Üstat Hazretleri bizlere şu varlık âlemini temaşa ve tefekkür ederken “merkezden muhite, dâhilden harice” bakmamızı tavsiye ediyor. Yani, kendi hücrelerimizin hikmetlerini anladıktan sonra, gökyüzündeki yıldızların da mutlaka hikmetli yaratılmış olduğunu düşünmemiz ve kendi kendimize şöyle dememiz gerekir:

"Ben kâinat ağacının meyvesiyim, bendeki her şey hikmetli, manalı, faydalı olduğuna göre, ağacım olan kâinatta da faydasız bir varlık yahut gereksiz bir iş bulunmaz. Ancak, bunların tamamını bilmeye benim ilmim kâfi gelmez."

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
Harika bir izah olmuş.ALLAH razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Ey kardeş bil ki! Âfakî malûmat, evham ve vesveselerden hâlî değildir. Fakat eğer enfüsî malûmata istinad ederek, vicdanda bizzat meş'ur olan ulûm ile de ittisal peyda etse, o zaman belki ihtimalat-ı müz'iceden tasaffi edip menfaatli olabilir. Öyle ise daima merkezden muhite nazar eyle! Sakın tersini yapma ki, baş aşağıya düşmeyesin. 


Mesnevî-i Nurîye(Bd.)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...