"Bu da güzeldir." bahsinde salat ve selam anlatılırken, oradaki haşiye "salat"ın haşiyesi değil mi? Ama kitapta selamın açıklanması için yazılmış?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"HAŞİYE: Zât-ı Ahmediyeye (a.s.m.) gelen rahmet, umum ümmetin ebedî zamandaki ihtiyâcâtına bakıyor. Onun için, gayr-ı mütenâhi salât yerindedir. Acaba, dünya gibi koca, büyük ve gafletle karanlıklı, vahşetli ve hâlî bir haneye birisi girse, ne kadar tedehhüş, tevahhuş, telâş eder. Ve birden o haneyi tenvir ederek enîs, mûnis, habib, mahbub bir yaver-i ekrem, sadırda görünüp, o hanenin mâlik-i rahîm-i kerîmini, o hanenin her eşyasıyla tarif edip tanıttırsa, ne kadar sevinç, ünsiyet, sürur, ışık, ferah verdiğini kıyas ediniz, Zât-ı Risaletteki salâvatın kıymetini ve lezzetini takdir ediniz." (Lem'alar, Yirmi Sekizinci Lem'a, Sekizinci Nükte, Haşiye.)

Salat ile selam birbirine yakın, aynı manaya hizmet eden iki tabirdirler. Kur’an’da da beraberce zikredilmişlerdir. Peygamber Efendimiz (asm) için salat dua, selam ise esenlik dileme manasında kullanılıyor.

"Muhakkak ki, Allah ve melekleri Peygambere hep salat ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selam verin." (Ahzab, 33/56)

Allah’ın salatı: Nebisini rahmetine mazhar etmesi, onun şanını yüceltmesidir. Meleklerin salatı Hz. Peygamber (asm)’in şanını yüceltme, müminler için duadır. Müminlerin salatı da duadır. Selamları ise ona güvenme, kendileri tarafından vaki olabilecek zarar ve saygısızlık gibi hallerde teminat verme manasına gelir.

Demek ki, salat-u selam, Hz. Peygamber (asm)’in Allah Teâlâ tarafından getirdiği ne kadar ahkâm varsa, hepsini kabul edip, devamlı surette ona verilen biatı yenileme manasına gelir. Evet, her salavat bir tecdid-i biattır.

Hatıra gelen bir soru da Hz. Peygamber (asm)’in salata, dua ve rahmete ihtiyacı olmadığı halde, bunun üzerinde ehemmiyetle durmanın sebebidir. Cevap olarak şöyle denilebilir:

Ümmetin Hz. Resulullaha (asm) ihtiyacı fazladır. Bu ihtiyaç, çok uzun, tehlikeli ve meşakkatli ahiret âleminde daha fazla olacaktır. Resul-i Ekremin (asm) bu itibarı, -tabir caiz ise- Allah Teâlâ nezdindeki bu kıymeti ne kadar artarsa, bu imkânların kullanılması o derece fazlalaşacaktır. Her bir Müslüman’ın ondan istifadesi daha da artacaktır. Demek ki salavat, nihayetsiz ümmetin, nihayetsiz ihtiyaçları ile ilgili olduğu için, ne kadar yapılsa yeridir.

Haşiyede Peygamber Efendimiz (asm)'e bu kadar salat ve selam getirmenin nedeni ve hikmeti, ince ve latif bir şekilde beyan ediliyor. Peygamber Efendimiz (asm) getirmiş olduğumuz salat ve selamlar bize şefaat olarak geri dönecek inşallah.

“Eğer desen: Madem o Habibullahtır. Bu kadar salavat ve duaya ne ihtiyacı var?"

"Elcevab: O Zât (asm);

- Umum ümmetinin saadetiyle alâkadar,

- Ve bütün efrad-ı ümmetinin her nevi saadetleriyle hissedardır,

- Ve her nevi musibetleriyle endişedardır."

"...İşte kendi hakkında meratib-i saadet ve kemalat hadsiz olmakla beraber; hadsiz efrad-ı ümmetinin, hadsiz bir zamanda, hadsiz enva'-ı saadetlerini hararetle arzu eden ve hadsiz enva'-ı şekavetlerinden müteessir olan bir zat, elbette hadsiz salavat ve dua ve rahmete layıktır ve muhtaçtır.” (Mektubat, 24. Mektup, Birinci Zeyli.)

Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) bütün mahhlukatın yaratılmasına vesiledir. Bütün ikram ve lütufların kaynağı hükmündedir ki, bu makama makâm-ı mahmûd denilmiştir. Tabiri caiz ise bu makam Allah’ın sonsuz lütuf ve ihsanını celbediyor ve bütün nimetler bu makamın hürmetine dağıtılıyor. Öyle ise makâm-ı mahmûd geniş ve bereketli bir sofra gibidir, bu sofranın daha da genişlemesi ve bu sofraya katılmanın yollarından birisi de salavat getirmektir.

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Nebiyy-i Zîşânın (a.s.m.) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşâna (a.s.m.) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen dâvete icâbettir."

"Ve keza, salâvat-ı şerîfeyi getiren adam, zât-ı Peygamberîyi (a.s.m.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taallûk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salâvat getirmeye müşevviki olsun." (Mesnevi-i Nuriye, Hubab.)

Makam-ı Mahmud için şefaat- i kübra makamı deniliyor. Peygamber Efendimiz (asm.), mahşer meydanında Cenâb-ı Hakk’a o güne kadar kimsenin yapamadığı en mükemmel bir şekilde hamd ve senada bulunacak daha sonra kendisine şefaat-ı kübra yetkisi verilecektir.

Salavat getirirken Peygamber Efendimizi (asm.) bir sıfatla yâd ediyoruz. Mesela, bunlardan birisi Nebiyy-i Zîşan, bir diğeri Resul-i Ekrem...

“Nebiyy-i Zîşan” dediğimizde onun (asm.) bütün peygamberlerden daha üstün olduğunu, bütün âlemlerin onun hürmetine yaratıldığını düşündüğümüzde salavat getirmeye şevkimiz artar.

Keza, “Resul-ü Ekrem” dediğimizde onun (asm) en mükerrem, ilahi ikramlara en ileri manada mazhar olan peygamber olduğunu ve o Zat’ın (asm) bizim için de en büyük bir ikram, bir ihsan olduğunu hatırlarız. İmanımızdan, iffetimizden, ahlakımızdan tut, ta hangi işlerin helal, hangilerinin haram olduğuna kadar her şeyi ondan (asm.) öğrenmiş bulunuyoruz. Bunu hatırlamak da kalbimizde ona salavat getirme hususunda bir iştiyak doğurur.

Öyle ise salavatın küllî bir gayeye hitap ettiğini bilip öyle getirmek lazımdır. Böyle azametli bir netice için dua ettiğimizin farkında olmak, tekrar be tekrar salavata bir şevki içimizde hissederiz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 7.622
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...