"Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İstenilen şey, meselâ, Makam-ı Mahmud, bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatleri ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır. Ve hilkat-i kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi dua ile istemek ise, dolayısıyla o hakikat-i umumiye-i uzmânın tahakkukunu ve vücut bulmasını ve o şecere-i hilkatin en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-i saadetin ve Cennetin en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azîm bir maksat için, bu hadsiz dualar dahi azdır."

"Hem Hazret-i Muhammed AleyhissalâtüVesselâma Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-i kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet dualarını bütün ümmetten istemesi ayn-ı hikmettir."(1)

Dünyada yapılan dua ve ibadetler, silsile halinde cennette bulunan bütün nimetlerin ve beka âlemindeki ulvî hakikatlerin istenilmesine bakıyor. Bütün dua ve ibadetlerin damarı ve ipi ta beka âleminin en derin köşelerine gidiyor. Beka âlemi öyle azametli ve öyle büyük bir nimet ki, dünyada yapılan dua ve ibadetler ne kadar çok olursa olsun, ne kadar tekrar edilirse edilsin, o sonsuz ihsanların yanında küçük kalır. Öyle ise bekaya bakan dua ve ibadetlerin tekrar edilmesi asla hikmetsiz ve lüzumsuz değildir.

Habib-i Kibriya Efendimiz (asm)'in en büyük makamı olan makâm-ı mahmûd ve bunun için getirilen kesretli salavat ve dualar, aslında o makamı temsil eden ya da bir ucu olan beka âleminin tamamına bakıyor. Sadece Peygamber Efendimiz (asm)'in o manevî makama ulaşmasına matuf değildir.

Makâm-ı mahmûd, beka âlemine işaret eden cüz’î bir meyve, levhalı bir işarettir. Bütün mü’minlerin yapmış olduğu dua ve ibadetler, sadece cüz’î bir meyveye bakmıyor, beka ağcını da içine alıyor. Makâm-ı Mahmûd’un büyük ve çok makamları temsil etmesi ve onlara işaret eden canlı bir levha olması bu mânayadır.

Makam-ı Mahmud, şefaat- i kübra makamıdır. Peygamber Efendimiz (asm.), mahşer meydanında Cenâb-ı Hakk’a o güne kadar kimsenin yapamadığı en mükemmel bir şekilde hamd ve senada bulunacak daha sonra kendisine şefaat-ı kübra selahiyeti verilecektir.

Bu şefaat selahiyeti derecelerine göre diğer peygamberlere, sahabelere, şehitlere, âlimlere de verilecektir.

Resul-i Ekrem Efendimiz (asm)'in makamı, Allah katındaki mevkii ve kıymeti, bütün mahlûkatın, kâinatın, âlemlerin yaratılmasına bir sebep, hem de bütün ikram ve lütufların kaynağıdır. Allah sonsuz lütuf ve ihsanlarını, Habibinin hürmetine dağıtıyor. Öyle ise makâm-ı mahmûd geniş ve bereketli bir sofra gibidir.

Nebiyy-i Zîşânın (asm) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi’ edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan   akıyor. Resul-i Zîşâna (asm) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya   edilen dâvete icâbettir. (Mesnevî-i Nuriye)

Sahabe efendilerimiz, tabiin, tebe-i tabiin; milyonlarca evliya, her asrın müceddidi, kutbu. Binlerce âlim, müfessir.  Her âlimin nice talebeleri, her mürşidin nice müritleri. Hepsi o sofradan feyiz almış…

O ulvi ruhu, o yüksek kemaliyle Üstad Hazretleri, Peygamber Efendimizin bir meyvesi.  Hem de muhteşem bir meyvesi...  Bütün bu nuranî meyveleri birden nazara aldığımızda çok iyi anlarız ki, Peygamberimizin (asm) manevî kemalatını idrak etmemiz mümkün değildir.

Sahabelerden kıyamete kadar gelecek bütün mü’minlerin, evliyanın, asfiyanın işledikleri sevapların bir katı Resul-i Ekrem Efendimizin sevap hanesine yazılıyor. Onun sevap cihetinde ulaştığı makama hayaller ulaşamadığı  gibi, o sevapların takılı olduğu ruhunu, o şecere-i nuraniyeyi de anlamamız mümkün değildir...   

Bu sofranın daha da genişlemesinin ve ona katılmanın yollarından birisi de salavat getirmektir.

Salavatın mânası ve esası, Allah Resulü (asm)'ne dua edip, makam ve mevkiinin daha da genişleyip parlak bir hale gelmesi için Allah’a ricada bulunmaktır. Zira bu sofra, bütün insanların müşterek bir sofrasıdır. Bu sofranın genişlemesi bütün insanlık içindir. Yoksa salavat sadece Peygamber Efendimiz (asm)'in şahsî kemalatını inkişaf ettirmeye matuf bir şey değildir.

Öyle ise, salavatın küllî bir gayeye hitap ettiğini bilip, ona göre salavat getirmeliyiz. Böyle azametli bir netice için dua ettiğimizin farkında olmak, tekrar tekrar salavata bir şevki içimizde hissederiz.

Allah’ın rahmetine ulaşmanın yolu iman ve salih ameldir. Her iki konuda da tek rehberimiz Allah Resulü’dür (asm.) Salavat ise Peygamberimize bir rahmet duası olup feyizli ve bereketli bir salih ameldir.

Biz, Peygamber Efendimize (asm) salâvat getirmekle, Allah’ın o sevgili Habib’ine ettiği rahmeti daha da artırmasını dilemiş oluyoruz. Ayrıca, “Sebep olan işleyen gibidir” hükmünce, yaptığımız bütün ibadetlerin, ettiğimiz bütün hayırların bir katı da O’nun (asm) mizanına geçiyor. Böylece o Allah Resulü'nün yanında, inşallah, şefaate layık olmaya çalışıyoruz.

Salâvatın esası rahmetle alâkalıdır. "Salavatullah" Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları af ve mağfiret etmesi mânasına geliyor. İnsanlık Allah’ın af ve rahmet kapısını en güzel bir şekilde salâvat ile çalar. Bu yüzden salâvat ile rahmet arasında çok sıkı bir münasebet vardır.

Müslümanlar Resul-i Ekrem Efendimize (asm) salavat getirmekle, bir bakıma, ona kendilerini temsil hakkı vermektedir. O da kendisine getirilen salâvatlardan aldığı manevî kuvvetini ve hakkını mahşer günü ümmetine karşı gösterecek, onların affına vesile olacaktır. Zaten şefaatin de salâvatın da asıl gayesi, İlâhî rahmeti celp edip affa mazhar olmaktır.

Allah kâinatı, bütün mahlûkatı ve âlemleri Habib-i Ekrem Efendimiz (asm)'in yüzü suyu hürmetine yaratmıştır. Allah katında böyle bir ağırlığı ve kıymeti olan bir peygamberi araya koyarak, yapılan dua ve talep elbette makbul olmak gerekir. Yani Allah’ın rahmet kapısını, Allah Resulü (asm)'nün ismi ve şefaati ile çalmak, en sağlam ve en güzel bir yoldur. Bunun en güzel vesilesi de duadan önce ve sonra salavat getirmektir. Zira “İki makbul dua arasında yapılan dualar, kabul edilir.”

Allah’ın rahmetini üzerimize çekmenin en güzel ve kestirme yolu, O’nun nezdinde en kıymetli ve değerli olan Habib-i Ekremini (asm) araya koymak ve onun şefaati ile talep etmektir. Kâinatı onun için yarattığı halde, kâinatın içinden bir şeyi onun ismi hürmetine vermesi gayet makul ve tesirli bir yoldur. Salâvat ise bunun en güzel vesilesidir.

"Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîmdir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır." (Lem’alar, Ondördüncü Lem’a)

Allah Resulü (asm.) hem rahmet hazinesinin en kıymetli pırlantası ve ahsen-i takvim mânasını en ileri mertebesiyle gösteren en kıymetli cevheridir, hem de o rahmet hazinesine girmek ve o lütuflara mazhar olmak isteyenlere rehberlik etmek üzere Allah’ın tayin ettiği vazifeli memurudur. Ona uğramadan o hazineye girilemez.

Rahmete ermenin anahtarı besmeledir, yani Allah namına hareket etmek, her işini O’ndan yardım dileyerek, O’nun tayin ettiği esaslara uyarak yapmaya çalışmaktır; bize bu konuda rehberlik eden Allah Rasulünün (asm.) izinden gitmek ve ona rahmet duasında bulunmaktır.

(1) bk. Şualar, Altıncı Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...