"Üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma’kes olduklarını bilmek lâzımdır." ifadesini açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad Hazretleri 18. Söz’de şöyle buyurur:

"Evet, sen benim cismimde âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre mercî olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var; o da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı güzel bir sûrette kabul etmemenizden, şerre sebep olmanızdır”

Mülk Allah’ındır; sebepler sadece birer perdedirler. Hakikat bu iken, insanlar misafir olarak geldikleri bu dünyada, kendilerine ihsan edilen haricî nimetleri ve onlardan faydalanmak için kendilerine verilen maddî ve manevî cihazları İlâhî ihsan olarak bilmek yerine, âlemdeki icraatları tabiata, kendilerinden hâsıl olan güzellikleri ve kemalleri ise nefislerine isnat ederek gaflete, dalalete veya küfre düşerler.

Suallerin cevabına yardımcı olacağı düşüncesiyle bazı mefhumlardan kısaca söz edelim.

Risalelerde “masdar ile mazhar, fail ve münfail” mefhumları üzerinde ehemmiyetle durulur. Burada “mazhar” yerine “mahal” kelimesi kullanılmış.

Masdar; bir şeyin sudur ettiği, çıktığı mekândır. Mazhar ise o şeyin zahir olduğu, göründüğü mekândır. Işık güneşten gelir ve aynada zahir olur, yani kendini gösterir. Ayna, bu ışığa masdar değildir, yani ışık ondan çıkmamaktadır.

Varlık âleminde görünen bütün güzellikler ve kemaller de o varlıkların kendilerinden doğmazlar; onlardan sudur etmezler. O varlıklar, İlâhî isimlere ve sıfatlara ayna olmakta, mazhar olmakta, mahal olmaktadırlar. Mahal kelimesi de burada mekân mânasına kullanılmıştır. Meyvenin mekânı daldır, ağacınki topraktır. Ama ne meyve ağacın hüneri, ne de ağaç toprağın eseridir.

Bütün sebepler birer perdedirler. Aklı başında olan her insan, bu sebeplerin eliyle gelen nimetleri, o sebeplerin kendi malları ve ihsanları olarak değil, Allah’ın birer ikramı olarak görür ve sebepleri birer perde, birer vasıta olarak bilir.

İslâmın esası tevhiddir. Hidayet vermek, kalpleri iman ile nurlandırmak ve küfür karanlığından kurtarmak ancak Allah’a mahsustur. Şu var ki, bu hikmet âleminde her şey bir sebebe bağlanmıştır. Meyveyi ağaçtan alırız, ama iyi bilir ki o ağaç ta bizim gibi rızka muhtaç bir biçaredir. Onu toprakla, su ile güneşle rızıklandıran Allah, bizi de onun meyveleriyle beslemektedir.

Gözün aydınlanması için güneşi sebep kılan Allah, kalplerin nurlanmasına da peygamberleri ve onların izinde giden ve onlara varis olan âlimleri ve mürşitleri sebep kılmıştır. Müslümanlar, peygamberi kul ve resul olarak tanırlar. O mümtaz ve seçkin kula risalet vazifesini yükleyen Allah, bizleri de o Sevgili Peygamberi (asm) vasıtasıyla irşat etmekte, bize hidayet yolunu öylece göstermektedir.

Peygamberler hidayete, imana, hayra "mazhar" ve "makes" olmuşlardır. Yani hidayet güneşi, öncelikle onların o pak ve berrak kalplerini parlatmış, o aynalardan da diğer müminlerin kalplerine aksetmiştir.

Masdar ve menba, yani hidayetin ve imanın sudur yeri ve kaynağı, ancak Allah’ın Hâdi ismidir. Birçok ayette ders verildiği gibi, peygamberlerin vazifesi yalnız hakkı tebliğ etmektir. Böyle olunca, onların izinde giden ve onların vazifelerini sonraki asırlarda devam ettiren âlimler, mürşitler ve üstatlar da insanları iman ve hidayet yoluna sadece davet ederler, hidayet güneşinin insanların kalplerini aydınlatması için bir mazhar ve bir makes vazifesi görmeye çalışırlar.

Bu manayı yakalayan ve bu hakikati bilen müminler, kendilerinden fayda gördükleri, ilim tahsil ettikleri, feyiz aldıkları büyük zâtları birer peygamber varisi olarak sever, onlara karşı lâyık oldukları hürmet ve muhabbeti gösterirler. Ama onların masdar ve menba olmadıklarını da çok iyi bilir, şükür ve ibadetlerini ancak Allah’a yaparlar.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...