Üstad neden kendine "Risale-i Nur tercümanı" diyor?
- Bu eserler, Üstad'ın kendi ilmi ile Kur'an'ın dersleri olarak yazması mı kabul edeceğiz, yoksa, Allah’ın ilhamen kelime kelime yazdırması mıdır?
Değerli Kardeşimiz;
Masdar ve memba, kaynak ve fail manasına geliyor. Meselâ; ortada bir güzellik ve bir kemalat varsa, bu, o kimseden çıkıyor ve o kimseye ait demektir. Masdar ve memba bu manaya gelir.
Meselâ; Üstad Hazretlerinin üzerinde çok güzellikler ve çok kemaller tezahür etmiş. Şayet Üstad Hazretlerini masdar ve memba telakki edersek, üzerinde tezahür eden o bütün güzellik ve kemaller onun şahsi malı olur. Mesela bir keramet göstermiş veya bir ilhama mazhar olmuş ise, o keramet ve ilhamın kaynak ve faili Üstad Hazretleri telakki edilmiş olunur ki, bu bir şirktir.
Mazhar ve makes ise, başkasının manasını üstünde izhar edip göstermek manasına geliyor. Meselâ; insanda bir güzellik bir kemal varsa, o güzellik ve kemal Allah’a ait olup, insan o güzelliğe sadece bir mahal ve bir aynadır. O güzellik ve kemal insana Allah tarafından verilmiştir.
İnsanın mahiyet ve fıtratı, Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tecelli sahası ve bir yansıma aynasıdır. Allah insana isim ve sıfatlarını tanıtıp sevdirmek için, insanın mahiyet ve fıtratında tecelli ediyor. İnsanın vazifesi ise bu tecellileri iman ve marifet gözlüğü ile görüp okumaktır. Bu okuma ve görme sayesinde insan manen çok yüksek makam ve derecelere ulaşabilecek bir mahiyete çıkar.
Meselâ; parlak bir ayinede güneşin yansıması görünse, güneşin bazı özellikleri aynaya aksetse, biz nazarımızı güneşten çevirip o ayinede tecelli eden güneşe ait özellikleri aynaya versek, o zaman o aynayı mazhar ve makeslikten çıkarıp, menba ve masdarlığa intikal ile haktan sapmış oluruz. Zira aynadaki yansıma ve güneşe ait meziyetler aynanın kendi malı değil, güneşin malıdır. Ayna sadece aks ve izhara mahal şeffaf bir vasıtadan başka bir şey değildir. Kâinat, dünya, insan da aynı şekilde Allah’ın isimlerinin manasına mazhar ve makes birer ayiney-i esmay-ı ilahiden başka bir şey değildirler. Hepsi Cenab-ı Hakk'ın nihayetsiz cemal, kemal ve ihsanına mazhar ve makes, cami ve parlak birer ayinedirler.
Üstad Hazretleri de aynı şekilde Risale-i Nurlara masdar ve memba değil, mazhar ve makestir. Bu inceliğe işaret etmek için "Ben sadece bir tercümanım ve kuru bir çubuk hükmündeyim" diyor.
Lakin Risale-i Nur gibi büyük ve tesirli bir nimeti, Allah, Üstad Hazretleri gibi mübarek ve makbul bir aynanın eli ile göndermiş. Bunu da bilmek icap eder.
“Kendini mehasin ve kemalâta masdar olduğunu zannetme.” (Mesnevi-i Nuriye)
Masdar; “bir şeyin sudur ettiği, çıktığı yer; kaynak” demektir. Mazhar ise “bir şeyin göründüğü mekândır.”
Bir yerden su fışkırdığını görsek, bu suyu o toprağın yaptığını söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. Su topraktan çıkmaktadır, ama suyu yapan toprak değildir.
Bütün sebepler o toprak gibidir, onlardan çıkan neticeler ise o suyu andırır. Sebepler masdar değil, mazhardırlar. Allah’ın nimetleri, ikramları, harika sanatları onlarda görünmektedirler, ama bunları onlar yapmış değillerdir.
Güneşin bir aynaya ışık vermesi halinde de durum aynıdır. Ayna masdar değildir, yani ışık o cam parçasından çıkmamaktadır. O sadece bir mazhardır, güneşin ışığı onda zahir olmakta, görünmektir.
Bizden bir iyilik sudur ettiğinde kendimizi suyun çıktığı toprak yahut ışığın aksettiği ayna gibi görmeliyiz. “Toprak suyu yapmadığı gibi ben de bu iyiliğin gerçek faili değilim. Veya ışık aynanın malı olmadığı gibi, bu kemalat da benim değil” demeliyiz. Ancak, o iyiliğe mazhar olduğumuz için de Rabbimize şükretmeliyiz.
“Ve kat’iyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünki sû’-i ihtiyarınla, sana verilen kemalâtı bile tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir.” (Mesnevi-i Nuriye)
İnsanın mahiyetinin acz, fakr ve noksanlıktan yoğrulduğu birçok Risalelerde önemle vurgulanmıştır.
İnsanın sesinin güzel olması bir kemaldir ve Allah’ın ihsanıdır. Onunla ahlâksız şarkılar söylediğinde bu kemali tağyir etmiş, yani aksine çevirmiş olur; kemal iken noksan olur.
Akıl, insanı diğer canlılardan ayıran en ileri bir kemaldir. Ama bu akıl, sahtekârlıkta, zulümde, ahlâksızlıkta kullanılırsa o kemal, en aşağı bir noksanlığa dönüşür.
Bizdeki bütün güzellikler ve kemaller İlâhî birer ihsandırlar. Yani, hepsi mevhubedirler, İlâhî birer ihsandırlar, bize hibe olarak verilmişlerdir. Yirmi Üçüncü Söz’de güzelce izah edildiği gibi, bunlar “celb ile galebe ile cidal ile” elde edilmemişlerdir. Yokluktan varlığa gelmemiz gibi, canlı olmamız ve insan olmamız da hep mevhubedir, ikramdır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü