Üstad’ın tahte’l-arz yaptığı hayalî bir seyahatte gördüğü “İkinci Hakikat”i tafsilatlı olarak izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İkinci Hakikat:"

"Ey nefs-i emmare, katiyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki; âmâl, ümid, taallukat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir..."(1)

Şu güneş dünyanın tamamına, aya ve gezegenlerine ışık verse bile, bizim hususî güneşimiz bizi ve şehrimizi aydınlatan güneştir. Keza, atmosfer bütün yeryüzünü kaplamış olsa bile, bizim atmosferimiz onun şehrimizi kaplayan kısmıdır. Yeryüzü şu kadar genişliktedir, ama bizim dünyamız, evimizin bina edildiği, şehrimizin kurulduğu yahut tarlamızın yer aldığı bölümdür.

İşte bizim bu hususî dünyamız âmâl (emeller, istekler, hedefler); ümit, taallukat (aile fertleri, akrabalar, dostlar); ve ihtiyacat üzerine bina edilmiştir. Yani, her insan gün boyunca bu dört sahada faaliyet gösterir ve bunlar onun hususî dünyası olur.

"En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür."

Biz bu hususî dünyamızın işleriyle ancak hayatta olduğumuz sürece meşgul olabiliriz. Bizim vücud binamız demir direkler üzerine kurulmuş değil. O direk kurtlandı mı, yani çürümeye yüz tuttu mu binamız da bir süre sonra yıkılacak demektir.

"Hülâsa, esastan fasid ve zayıftır. Daima harab olmağa hazırdır."

Paragrafın başında, “Ey nefs-i emmare!” hitabına yer verilmişti. Kötülüğü emreden bu nefse, insanın hususî dünyasının kısa bir süre sonra yıkılacağı hatırlatılarak, onun isyan yoluna girmesi ve ahiret hayatına zarar vermesi önlenmek isteniyor.

Bu hayatın “esastan fasid ve zayıf” olması şu mânaya geliyor:

Bu dünya hayatı ahiret hayatının bir imtihan salonu yahut bir tarlası gibidir. İnsan imtihan salonunda da tarlada da sürekli kalmaz. İşi bitince o mekândan ayrılır. İşte bu dünya hayatı da daimî kalmak için değildir. Onun esasında ve temelinde fanilik vardır, bir süre kalıp ayrılmak vardır.

Hani, büyük inşaatlar yapılırken önce bir şantiye binası kurulur. Herkes bilir ki bu bina esastan fasittir, daimî değildir, inşaat tamamlandığında sökülecektir. Bizim de hakikî binamız ebedî saadet binasıdır. Bu kısa hayatımızda o binayı kurmaya, yükseltmeye, güzelleştirmeye çalışıyoruz. Ve yakinen biliyoruz ki, bu hayat ebedî değildir.

Üstad Hazretlerinin dünyanın faniliğini harika bir şekilde ispat eden şu cümlelerini de burada nakledelim:

“Bir şey kanun-u tekâmülde dahil ise, o şeyde alâküllihâl neşv ü nemâ vardır. Neşv ü nemâ ve büyümek varsa, ona alâküllihâl bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâküllihâl bir ecel-i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikrâ' ve tetebbu ile sabittir ki, öyle şeyler mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.”(2)

Bir çocuk ana rahmindeki dokuz aylık tekâmül yolculuğunu dünyaya adım attığında da sürdürmeye devam eder. Kırk yaşına girdiğinde kemale ermiştir ve artık zevale meyil başlamıştır. Bu zeval yolculuğu ihtiyarlıktan geçip ölüme varıncaya kadar devam eder.

Dünyanın altı günde, yani altı devrede yaratılması da bunun gibidir. Çekirdek mahiyetindeki bir ilk noktadan başlayan yolculuk kâinatın kemale ermesine kadar sürmüş, sonra zevale meyil başlamıştır. Kıyamet hâdisesiyle bu dünya hayatına tamamen son verilecektir.

İşte insan hayatı gibi, kâinatın hayatı da esastan fasittir, yıkılmaya mahkûmdur. Ağacın kemali meyvenin kemalini netice verdiği gibi, meyvenin zevali de ağacın zevalini haber verir.

Evet, bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil... ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir. Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman-ı mazi senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!”

Âdem babamızdan bu güne kadar gelen bütün insanlar mazi kabristanında defnedilmiş bulunuyorlar. İstikbal de bizim ve kıyamete kadar gelecek insanların mezaristanı olacak. Bugün biz bu iki kabir arasındayız. Hayatımızı bu şuurla değerlendirmemiz gerekiyor.

“Âni” kelimesi, esas olarak, bir gün bu dünyadan ayrılacağını hiç düşünmeden uzun emeller peşinde koşan kişilerin ölümle ansızın karşılaşacaklarını haber vermekle, insanoğlunun bu husustaki gafletine dikkat çekmektedir. Bununla birlikte, bu asırda trafik kazalarının yaygınlaşmasıyla âni ölümler artmış ve “âni” kelimesi ayrı bir boyut kazanmış bulunuyor. Artık, ölüm için ihtiyarlık mevsimini beklemek gerekmiyor. Genç-ihtiyar fark etmeden her gün yüzlerce insan trafik kazalarıyla ansızın ölümle karşılaşıyor ve kabre göçüyorlar. Bazıların, namaz kılmayı yahut hacca gitmeyi emekliliğe veya ihtiyarlık dönemine bırakmalarının yanlışlığı bu kazalarla çok daha açık ve seçik olarak sergilenmiş bulunuyor.

"Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvidir. Çünki her insanın tam manasıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat, öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyameti kopar."(3)

Burada “hayalî dünya” ifadesi üzerinde kısaca durabiliriz. Bu ifade bize “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.”(4) hadis-i şerifini hatırlatıyor.

Bu dünyada ömürlerini gaflet uykusuyla geçirenler, “şu mal, şu makam benim” deyip dururlarken, ansızın ölümü tattıklarında kendilerine sadece yaptıkları güzel amellerin yâr olduğunu, geri kalanların tamamının başkalarının eline geçtiğini anlamakla uykudan uyanırlar; ama artık geri dönüş de mümkün değildir. Bir süre de onların çocukları ve torunları bu dünyanın hayalî makamlarıyla ve servetleriyle oyalanır ve onlar da bırakıp giderler.

Hak şairi Yunus Emre bunu çok güzel dile getirir:

"Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan."

“Hayalî dünya” ifadesinin bir başka yönünü de Nur Külliyatı'nda geçen şu dua cümlesinden öğreniyoruz:

“Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, membalarını göster; ve bizi makarr-ı saltanatına celb et.”(5)

Buna göre, bu dünya gölgeler âlemidir; her şeyin aslı ve kemal derecesi ahirette sergilenecektir. Bu dünyanın bağ ve bahçeleri, cennet bahçelerine göre gölge kadar zayıf kaldığı gibi, bu dünyanın her türlü makamı da cennetteki mertebeler yanında yine gölge kadar geri ve sönük kalırlar. Şu var ki, insan bu gölgeler âlemindeki imtihanını kazanacaktır ki, asıllar âleminin her türlü saadetine kavuşabilsin.

Yukarıda naklettiğimiz hadis-i şerifin ışığında şöyle diyebiliriz: Rüya âleminde edindiğimiz zevkler ve kazandığımız makamlar uyanık âlemdeki hakikî zevklerin ve makamların yanında gölge gibi zayıf ve sönük kalırlar. Aynı mâna dünya ile ahiretin mukayesesinde de caridir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre.
(2) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksad.
(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre.
(4) bk. Aclunî, Keşfu'l-hafa, 2/312.
(5) bk. Sözler, Onuncu Söz, Beşinci Suret.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...