Block title
Block content

VAHDETÜ’L-VÜCUD

 
Vahdet-ül-vücud, “lâ mevcude illâ hu” cümlesinde ifadesini bulan bir tasavvuf meşrebidir. Felsefecisinden materyalistine kadar geniş kitlelerin dikkatini çeken ve bunların her biri tarafından değişik yönlere çekilen bir garip ekol görünümündedir.

Vahdet, birlik mânâsına geliyor. Zıddı kesret, yâni çokluk. Birbirinden ayrı beş harfi bir araya getirirseniz, bu vahdetten ortaya bir kelime çıkar.
Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mânâ daha güzel şekilde kendini gösterir. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, yüz trilyon hücre bir insan olur.

Vücud, varlık demektir. Allah’ın mukaddes varlığı için “Vacib-ül-Vücud”, mahlûkatının varlığı için ise “Mümkin-ül-vücud” tabirleri kullanılır.

İşte vahdet-i vücud meşrebindeki bir velî, Üstadımızın ifadesiyle “Vacib-ül vücudun vücuduna hasr-ı nazar edip, sair mevcudatı o Vacib-ül-Vücud’un vücuduna nisbeten zaif bir gölge görür, vücud ismine lâyık olmadığına hükmeder.”

Vahdet-ül Vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de “tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir” denilerek bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir. Lem’alar’da ise “lâ mevcude illâ hu” denilmesi, güneşin aksini ve timsalini tutan parlak bir âyineye güneş denilmesine benzetilir. Bu harika teşbihi biraz açalım:

Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür. Onun nuruyla ayna da aydınlanır. O da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, ısının hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını düşünelim. Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak, yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça onda, güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır. Ve sonunda aynanın tamamı güneşin nuruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. Şiddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ortada ne kendisi kalmıştır, ne de ışığı. Her yanı güneşle sarılmış ve o, güneşten başka bir şey göremez olmuştur. İşte o ayna bu halde iken, “güneşten başka bir şey yoktur” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir. Bu sözü akıl ile tartmak ve ona göre bir hüküm vermek doğru değildir. O bu hâlinde mâzurdur, söylediğinden sorumlu değildir.

Risale-i Nur’da bu meşrebin salih olduğu, mensuplarının da ehass-ı havas oldukları zikredilmekle birlikte, zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. “Hulefa-i Râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor” denilerek bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır.

Nurlarda çok güzel işlenen bir diğer mesaj da, bu meşrebe giren bir velînin sadece Allah’a iman rüknünde terakki ettiği, buna karşılık diğer iman rükünlerini hayal sayma gibi bir hatanın eşiğine geldiğidir.

“Erkân-ı imaniyye altıdır. İman-ı billâhdan başka, iman-ı bil yevmil âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise mümkinatın vücutlarını ister. O muhkem erkân-ı imaniyye hayal üstüne bina edilmez.” (Mektûbat)

Bu meşrebe göre, “Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbar, Hallâk gibi isimler ise, tecellileri hakiki olmuyor, itibarî oluyor. Halbuki o esmalar mevcud ismi gibi hakikattırlar, gölge olamazlar: aslîdirler tebeî olamazlar.” (Mektûbat)

Paylaş
Yükleniyor...