"Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından, çok evham-ı bâtılaya menşe oldu. Maddeperver hükemâ ve zaîfü’l-itikad ehl-i nazarın vahdetü’l-vücudu ile evliyanın vahdetü’l-vücudu, tamamen birbirinin zıddıdır..." devamıyla izahı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından, çok evhâm-ı bâtılaya menşe’ oldu.”

Ehl-i fikir, ancak zevk ile vicdanen bilinen hakikatleri ve çoğu istiğrak halinde söylenen sözleri aklın mizanıyla tartmaya kalkıştıklarında çok batıl vehimler ortaya çıktı.

Cenab-ı Hakk’ın hikmetiyle, rahmetiyle, sıfat ve esmâ tecellileriyle bağdaşmayan çok asılsız hayaller ve vehimler meydan aldı. Allah’a iman dışındaki bütün iman hakikatleri de vehim derecesine indi.

Özellikle, vahdetü’l-vücûd meşrebiyle hiç ilgisi olmayan kişilerin bu meşreb hakkındaki yorumları, batıl vehimler olarak kendini gösterdi ve nice insanın hakikatten uzaklaşmasına sebep oldu.

“Maddeperver hükemâ ve zaîfü’l-îtikad ehl-i nazarın vahdetü’l-vücûdu ile evliyânın vahdetü’l-vücûdu, tamamen birbirinin zıddıdır.”

Üstat hazretleri, Yedinci Şuâ’da şöyle buyurur:

“…. Maddiyatta çok tevağğul eden ve gittikçe mâneviyattan tebâud eden ve nûra karşı gabîleşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir filozofun münkirâne sözü mâneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.”

Felsefecilerin materyalist kısmı ve itikadı zayıf bazı düşünürler yahut bilim adamları vahdetü’l-vücûdu gerçek manasından çok ayrı bir şekilde yorumlamışlardır. Bunların anlayışıyla, evliyanın vahdetü’l-vücûd meşrebi birbirinden çok farklıdır. Üstat hazretleri bu farkları beş madde halinde şöyle sıralıyor:

Birincisi: Muhakkikîn-i sofiye, Vâcibü’l-Vücûda o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, onun hesabına kâinatın vücûdunu inkâr etmişler.

Hükemâ ve zaîfü’l-îtikad olanlar, maddeye o kadar hasr-ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm-i Ulûhiyetten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek, hattâ Ulûhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinat hesabına Ulûhiyetten istiğnâ etmek derecede tarîk-i müteassifeye girmişlerdir.

Yâni, “muhakkikîn-i sofiye” Allah hesabına kâinatın varlığını inkâr ederlerken, “hükemâ ve zaîfü’l-îtikad olanlar” “kâinat hesabına Ulûhiyetten istiğnâ” etmişler, batıl bir yola girip hakikatten uzaklaşmışlardır.

Vahdetü’l-vücûd ehli, Allah’ın vacib olan varlığına göre mahlûkatın varlığını hayal derecesinde görmüş ve onların varlığını inkâr ederek “Lâ mevcude illa hu”, yâni “Ondan başka mevcut yoktur.” demişlerdir.

Üstat hazretlerinin On Altıncı Söz’de verdiği harika misâlin bir bölümünü bu meselemize şöyle tatbik edebiliriz.

“…Sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin. Ötekiler ölüdürler; hayat hassaları onlarda yoktur.”

Aynalar mahzenine giren bir kişi binlerce aynada görülür. Ama birisine o mahzende kaç kişi olduğu sorulsa “bir kişi” diye cevap verilecektir. Diğer binlerce görüntüye “kişi” denmez. Şu var ki, o görüntülere “yok” da diyemeyiz. Vardırlar, ama gerçek insana göre bu görüntüler ve bu gölgeler hiç hükmündedir, onlara insan denilmez.

İşte vahdetü’l-vücûd meşrebinde olanlar kâinatın varlığını buna benzer bir mülahaza ile inkâr etmişlerdir.

Üstat hazretleri onlara yapılan haksız tenkitlere de bir yönüyle cevap olmak üzere şu hakikat dersini veriyor:

“…Şu kâinatın Sâni-i Zülcelâli, Vâcibü’l-Vücûddur. Yâni, Onun vücûdu zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümtenidir, zevâli muhâldir ve tabakat-ı vücûdun en râsihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sâir tabakat-ı vücut, Onun vücûduna nispeten gayet zayıf bir gölge hükmündedir. Ve o derece Vücûd-u Vâcib, râsih ve hakikatli; ve vücûd-u mümkünat o derece hafif ve zayıftır ki, Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkik, sâir tabakat-ı vücûdu evham ve hayal derecesine indirmişler, لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demişler. Yâni, “Vâcibü’l-Vücûda nispeten başka şeylere vücut denilmemeli; onlar vücut ünvanına lâyık değillerdir” diye hükmetmişler.”

İkincisi: Muhakkikîn-i Sofiyenin vahdet-i vücûdu, vahdetü’ş-şuhûdu tazammun eder. İkincilerin, vahdetü’l-mevcûdu tazammun eder.

Muhakkikîn-i Sofiye, bütün varlıkları Allah’ın esmâ tecellileri olarak bilmişler, daha sonra, tevhide istiğrak halinde, bu tecellileri Allah’ın sıfat ve isimlerinin bir sirayeti olarak görmüş ve “Lâ mevcude illa hu” demişlerdir. İkinciler ise, eşyaya mana-yı ismiyle yâni o eşyanın kendileri hesabına bakmışlar, onlardaki harika güzellikleri ve kemalleri tabiata, yahut sebeplere vermişler, bunun sonucu olarak tabiat namına uluhiyeti inkâra sapmışlardır. Yâni bu ikinci grup, “Ondan başka mevcut yok.” derken, “tabiattan başka bir varlık, bir yaratıcı yok” manasını kasdetmişlerdir.

Üçüncüsü: Birincilerin mesleği zevkîdir. İkincilerin nazarîdir.

Birincilerin mesleği tamamen kalbîdir, zevkîdir. İmanlarının inkişafıyla tevhide gark olmuş, böylece eşyayı inkâr etmişlerdir. İkinciler ise meseleyi tamamen akılla halletme yolunu tutmuşlar ve yanılmışlardır.

Dördüncüsü: Birinciler, evvelen ve bizzat Hakka, nazar-ı tebeî olarak halka bakarlar. İkinciler, evvelen ve bizzat halka bakarlar.

Birinciler esas olarak Hakk’a bakarlar, halka yâni mahlukat âlemine tebeî olarak bakarlar. İkinciler ise Hakk’ı hiç düşünmeden ve nazara almadan doğrudan mahlûkat âlemine bakarlar.

Beşincisi: Birinciler, Hüdâperesttirler. İkinciler, hodperesttiler.

Birinciler Allah’a iman ve ibadet ederler; ikinciler ise kendi batıl fikirlerini ilahlaştırırlar, varlık âlemini ve onda cereyan eden hadiseleri tamamen şahsî görüşleriyle açıklamaya çalışırlar.

اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا وَ اَيْنَ الضِّيَآءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الدَّامِسَةِ

“Serâ nerede, Süreyya nerede? Herşeyi gösteren ışık nerede; herşeyi örtüp saklayan zulmet nerede?”

Üstat hazreleri Vahdetü’l-Vücûd konusunda başka eserlerinde de çok önemli açıklamalar getirmiştir. Bunlardan faydalanılarak kaleme alınan ve “Risale-i Nurdan Kelimeler ve Cümleler 1” kitabında yayınlanan “NUR’LA AYDINLANAN VAHDET-İ VÜCUT” yazısının bazı bölümlerini aşağıda takdim ediyoruz.

Vahdetü’l-Vücûd, “lâ mevcude illâ hu” (O’ndan başka mevcud yoktur) cümlesinde ifadesini bulan bir tasavvuf meşrebidir.

Vahdet, birlik mânâsına geliyor. Zıddı “kesret”, yâni çokluk. Kesret tevhid edilir ve ortaya vahdet çıkar. Birbirinden ayrı beş harfi tevhid eder, bir araya getirirseniz, bu vahdetten bir kelime çıkar ortaya.

Kâinat kitabı denilen bu âlemde de, yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar. Oniki gezegen “Güneş Sistemi” oluyor. Sayısız denecek kadar yıldız, Samanyolu’nu meydana getiriyor.

Bütün kesret âlemi aynı İlâhî sıfatlarla yaratılmışlardır.

Allah’ın mukaddes varlığı için “Vacib-ül-Vücûd”, mahlûkatının varlığı için ise “Mümkin-ül-vücûd” tabirleri kullanılır.

Vacib; varlığı kendinden olan, bir başkasının var etmesiyle var olmaktan münezzeh bulunan, ezelî ve ebedî olan Allah’ın varlığı.

Mümkin; varlığı, yaratıcısının var etmesiyle tahakkuk eden, o dilediğinde yok olmaya mahkûm, bu cihetle varlığı ile yokluğu yaratıcısının kudretine nisbeten eşit bulunan mahlûkatın varlığı.

İşte vahdet-i vücûd meşrebindeki bir velî, Üstad hazretlerinin ifadesiyle “Vacib-ül vücûdun vücûduna hasr-ı nazar edip, sâir mevcudatı o Vacib-ül-Vücûd’un vücûduna nisbeten zaif bir gölge görür ki vücûd ismine lâyık olmadığına hükmeder.” Bu sevgili kul, Rabbine yakınlaşmada mesafeler katede ede, “istiğrak” dediğimiz mânevî bir sarhoşluk hâline girer, kendinden geçer. Artık kendisinin çok gerilerinde kalmış olan mahlûkatı inkâr edercesine “lâ mevcude illâ hu” yâni “O’ndan başka varlık yoktur” der. Bu sözün cezbe hâlinde, mânevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır...

Vahdet-ül Vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de “tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir” buyrulmakla bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir. Lem’alar’da ise “lâ mevcude illâ hu” denilmesi, güneşin aksini ve timsalini tutan parlak bir âyineye güneş denilmesine benzetilir. Bu harika teşbihi bir derece açmaya çalışalım:

Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür. Ayna da onun ışığıyla aydınlanı; o da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farzedelim. Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak, yanacaktır. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. İşte o ayna bu halde iken, “güneşten başka birşey yoktur” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir.

…Rabbine yakınlıkta ileri giden ve O’nun cemâl tecellisiyle kendinden geçen, celâl tecellisiyle de varlığı kavrulup âdetâ ortadan kaybolan bir velî, o halden çıktığında istiğrakın yerini uyanıklık hâli alır ve artık o gibi sözleri söylemez olur.

...

Mektûbat’ta, “kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek” gerektiği önemle vurgulanır. Ve Lem’alar’da bu mânâyı teyid için, “bu mesele-i vahdet-ül vücûdu şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir” denilerek çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gereğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında, bu enaniyet asrında bu meşrebi insanlara telkin etmenin ters sonuçlar vereceğine şöyle dikkat çekilir:

“O meşreb, daire-i esbabdan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla, mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrebdir. Şu meşrebi esbab içinde boğulanların ve dünyaya aşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyyeden uzaklaştırmaktır.”

Nur’larda bu meşrebin salih olduğu, mensuplarının da ehass-ı havas oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. “Hulefa-i Râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor” denilerek bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır.

Asırlarına yön vermekle manen vazifeli olan İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, Abdulkadir-i Geylâni gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmemişler. Bütün gayretlerini nübüvvet vazifesi dediğimiz, insanları irşad etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişler. Bunlar ise, istiğrak değil, sahv yâni uyanıklık hâlinde icra edilebilecek büyük hizmetlerdir.

Nurlarda çok güzel işlenen bir diğer mesaj da, bu meşrebe giren bir velînin sadece İman-ı billâhta, yâni Allah’a imanda terakki ettiği, buna karşılık diğer iman rükünlerini hayal sayma gibi bir hatanın eşiğine geldiğidir.

“Erkân-ı imaniyye altıdır. İman-ı billâhdan başka, iman-ı bil yevmil âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise mümkinatın vücutlarını ister. O muhkem erkân-ı imaniyye hayal üstüne bina edilmez.” Mektûbat

Bu meşrebe göre, “Rahmân, Rezzak, Kahhar, Cebbar, Hallâk gibi isimler ise, tecellileri hakiki olmuyor, itibarî oluyor. Halbuki o esmalar mevcud ismi gibi hakikattırlar, gölge olamazlar: aslîdirler tebeî olamazlar.” – Mektûbat

Bu meşrebi uyanık halde iddia etmek, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerini hayal ve vehim derecesine indirme gibi büyük bir hataya yol açar. Rızık hayal olunca Cenâb-ı Hakk’ın rezzakiyeti de, hâşâ, hakikî olmayacaktır. Mahlûkata hayal dediniz mi Allah’ın hâlıkıyeti, yâni yaratıcılığı da hayal olacaktır. Hayâlî şeyleri yaratmak için sonsuz bir kudret, ilim ve irade gerekmeyeceğinden bütün İlâhî sıfatların ulviyetleri gizlenecektir. Sadece Allah’ın zâtına nazar edilmekle, sıfatlara, fiillere, isimlere ve onların tecelligâhı olan mahlûkata bakılmayacaktır. Bunun ise velâyette yüksek bir meşreb olmayacağı açıktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...