"Vahdetü'l-Vücud" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Vahdet-i vücud, “lâ mevcude illâ hu” cümlesinde ifadesini bulan bir tasavvuf meşrebidir.

Vücud, varlık demektir, zıddı “adem”dir, yokluktur. Vahdet, ise birlik demektir. Zıddı “kesret”, yâni çokluktur.

Kesret tevhid edilir ve ortaya vahdet çıkar. Birbirinden ayrı beş harfi bir araya getirirseniz, bu vahdetten ortaya bir kelime çıkar.

Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bunun sayısız örnekleri vardır. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar.

Bütün varlık âlemini birlikte düşündüğümüzde bütün bu kesret âleminin aynı İlâhî sıfatlarla yaratıldıklarını anlarız.

Sonsuz eşya yedi sıfatta tevhid eder. Hepsi aynı irade ile aynı kudret ile vücut bulmuşlardır. Bu yedi sıfat ise aynı zâtın sıfatlarıdırlar. İlim başkasının da irade başkasının olamaz.

Allah’ın yarattığı her varlık “vücud” sıfatına kavuşmuştur, ama bu varlık onu yaratanın varlığı cinsinden değildir. İşte bu hakikatı zihinlerde iyice yerleştirmek içindir ki, Allah’ın mukaddes varlığı için “Vacibü’l-Vücud”, mahlûkatının varlığı için ise “Mümkinü’l-vücud” tabirleri kullanılır.

İşte vahdet-i vücud meşrebindeki bir velî, Nurun Muazzez Müellifinin ifadesiyle “Vacib-ül vücudun vücuduna hasr-ı nazar edip, sair mevcudatı o Vacib-ül-Vücud’un vücuduna nisbeten zaif bir gölge görür ki vücud ismine lâyık olmadığına hükmeder.”

Bu kul, Rabbine yakınlaşmada mesafeler kat ede ede, “istiğrak” dediğimiz manevî bir sarhoşluk hâline girer, kendinden geçer. Artık kendisinin çok gerilerinde kalmış olan mahlûkatı inkâr edercesine “lâ mevcude illâ hu” yâni “O’ndan başka varlık yoktur” der.

Bu sözün cezbe hâlinde ve manevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira O’ndan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama bu sözü söyleyen zât, o anda bunu da düşünecek halde değildir.

Nitekim o halden çıkıp kendine geldi mi artık böyle söylemez olur.

Mesnevî-i Nuriye’de Vahdetü’l-Vücud için, Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir.” denilerek bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir.

Nur’larda bu meşrebin “salih” olduğu, mensuplarının da “ehass-ı havas” oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. “Hulefa-i Râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşrebsarihen görünmüyor.” denilerek bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mal olamadığı vurgulanır.

“Erkân-ı imaniyye altıdır. İman-ı billâhdan başka, iman-ı bil yevmilâhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise mümkinatın vücutlarını ister. O muhkem erkân-ı imaniyye hayal üstüne bina edilmez.” (Mektûbat)

Asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, Abdulkadir-i Geylâni gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmemişlerdir.

Bu meşrebi uyanık halde iddia etmek, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerini hayal ve vehim derecesine indirmek demektir. Mahlûkata hayal denildi mi Allah’ın hâlıkıyeti, yâni yaratıcılığı da hayal olacaktır. Hayali şeyleri yaratmak için sonsuz bir ilim, nihayetsiz bir kudret ve mutlak bir irade gerekmeyeceğinden bütün İlâhî sıfatların ulviyetleri gizlenecektir. Sadece Allah’ın vücud (varlık) sıfatına nazar edilmiş olacaktır.

Bunun ise velâyette yüksek bir meşreb olmayacağı açıktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
V
Okunma sayısı : 13.486
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

serdar61

Bir insan itiğrak halinde bulunmaksızın “lâ mevcude illâ hu” yâni “O’ndan başka varlık yoktur” dese küfre girer mi.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
Girer. Zira mevcudat yok derken cennet ve cehennemde de yok demiş oluyor melekler, sema ve yer yok demiş oluyor oysa bunların mevcut olduğu ayetlerle sabit. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)

"Şöyle düşünün; siz kafanızda bir kâinat ortaya çıkardınız. O kafanızda yarattığınız dünya ve üzerindeki insanlar, kendi başlarına müstakil bir varlığa sahip midirler? Hayır!.." Böyle düşünmek vahdetü'l-vücuda götürmüyor mu?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Bu ibarelerden vahdetu’l-vücud fikrini çıkarmak zorlama bir tevil olur. Biz bu ibarelerden daha ziyade kayyumiyet fikrini anlıyoruz. Evet, kâinat ve mahlûkat İlahî irade ve kudret ile ayakta duran, ama varlığı da sabit olan İlahî birer eserdirler. Ayrıca eşyanın hakikatini, yani varlığını inkâr etmek Ehl-i sünnet itikadına aykırıdır. Bütün İslam âlimleri vacibü'l-vücud olan Allah’ın varlığından başka ve ayrı olarak, eşyanın varlığı hususunda ittifak etmişlerdir.

Bu yüzden, İlahî irade ve kudret tarafından sonradan icad edilmiş de olsa, eşyanın haricî ve sabit bir vücudu vardır. Eşyaya hayal ve adem nazarı ile bakmak yanlış ve hatalı bir düşüncedir. Veya eşyayı, sanatkârı olan Allah’ın bir parçası şeklinde kabul etmek şirk ve küfür olur. İslam bu tarz batıl fikirleri kabul etmez. Bizdeki vahdet-i vücud ile felsefedeki panteizm, görünüşte birbirine benzese de aralarında sera ile süreyya kadar fark vardır. Bu konu hakkında sitemizde yeterince cevap bulunmaktadır. Geniş bilgi için o cevaplara bakılabilir.

Ayrıca insanı kaderin elinde bir kukla şeklinde tasvir etmek batıl cebriye mezhebine sapmak demek olur. Ehl-i sünnet ne kaderi ne de insan iradesini inkâr eder, ikisi arasında ince ve latif bir telifatta bulunur. Zaten kaderin en zor ve en anlaşılmayan kısmı cüz’î irade ve kaderin muvafakatı meselesidir. İrade ve kader meselesi Risale-i Nur'da tam halledildiği ve sitemizde bu hususta çok cevaplar olduğu için bu kısmı da kısa kesiyoruz.

Eski hükemanın çürük ve batıl bir iddiası olan “Birden bir sudur eder” fikri, anlaşılan, müellifin kafasında bir müddet ciddi bir tahkik konusu olarak tezahür etmiş. Bir ve tek olan Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudreti ile kesret âlemini yaratması “Kün fe yekün” emrine bakar. Yani Allah’ın bu çokluk âlemini yaratması gayet basit ve çok kolaydır.

Üstad Hazretleri bu hususa şöyle işaret ediyor:

" 'Birden bir sudur eder.'; yani 'Bir zattan bizzat bir tek sudur edebilir. Sair şeyler, vasıtalar vasıtasıyla ondan sudur eder.' diye, Ganiyy-i ale'l-Itlak ve Kadîr-i Mutlakı âciz vesaite muhtaç göstererek, bütün esbaba ve vesaite, rububiyette bir nevi şirket verip, Hâlık-ı Zülcelâle 'akl-ı evvel' namında bir mahlûku verip âdeta sair mülkünü esbaba ve vesaite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemanın yüksek kısmı olan işrakıyyun böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin." (Sözler, Otuzuncu Söz)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...