"Varlıkların sabit birer hakikati vardır." ifadesini nasıl anlamalıyız, bu söz bir ayete veya hadise dayanıyor mu?
Değerli Kardeşimiz;
“Eşyanın sabit bir hakikati vardır.” hükmü, "Allah'tan başka hiçbir şey yoktur." fikrine karşı ayet ve hadislerden çıkarılmış bir hükümdür. Yani "Yaratılmış olan bütün mahlukat ve mevcudat hayalî ve vehmî varlıklar değil, hakiki ve sabit varlıklardır.", demektir. Eşya ne kadar hâdis de olsa yani sonradan yaratılmış da olsa, vücudu Allah'a nisbeten zayıf da olsa varlığı inkâr edilemez.
Cenab-ı Hakk'ın, kendisinden başka varlıklara kasem etmesi (zeytin, incir, gece, gündüz v.s), ayrıca tefekküre davet eden ayetlerde varlıkları kullanması (deve, dağ, deniz gibi) gösteriyor ki, eşyanın varlığı ayetler ile de sabittir.
Yunan felsefesinde eşyanın hakikatinin olup olmadığına dair fikrî münakaşalar yapılmıştır. Felsefi cereyanların ekseri, eşyanın sabit bir hakikatinin olduğunu kabul etmişlerdir. Septisizm (sofastailer) gibi çizgi dışı bir takım şüpheci felsefî cereyanlar ise, bilgi ve eşyanın vücudunu inkâr etmişlerdir.
İslam tarihinde ise vahdet-i vücud mesleğinin kurucusu Muhyiddin-i Arabî Hazretleri ve onun meşrebini takip edenler eşyanın hakikatini kabul etmeyen ifadeler kullanmışlardır.
İbn-i Arabî Hazretleri "La mevcuda illa Hu" (Allah’tan başka mevcut yok) hükmünü; fikrî ve muhakeme tarzı ile değil, kalbî ve hissî saiklerle ortaya atmıştır. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri Allah’ın varlığına öyle bir dalmış ki, onun varlığında fena bulmuş ve sair varlıkları fark edemeyecek kadar manevi bir sarhoşluğa düşmüştür. Bu yüzden Ehl-i sünnet âlimleri onu mazur saymış ve tekfir etmemişlerdir.llah’ın varlığı ezelî ve ebedîdir. Eşyanın varlığı ise onun varlığına nisbeten çok sönüktür, zayıf bir ışık hüzmesidir ve yok hükmündedir. Gözü Güneş'in ışığına dikkat kesilmiş biri, zayıf ışık hüzmelerini fark edemez.
İşte İbn-i Arabî Hazretleri bütün hissiyatı ile Allah’ın varlığına dikkat kesildiği için, onun vücuduna nisbeten zayıf olan eşyanın vücudunu fark etmiyor ve “Allah'tan başka varlık yoktur.” diyor. Bu yüzden o mazurdur. Meseleye böyle bakmak lazımdır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
"Yaratılmış olan bütün mahlukat ve mevcudat hayalî ve vehmî varlıklar değil, hakiki ve sabit varlıklardır."
Hakiki ve sabit varlık demek; vücudu sureti olan gerçek varlık anlamında mıdır? Hakiki kelimesi hak kökünden mi geliyor?
Hakiki ve Sabit Varlık Ne Demektir?
Buradaki "hakiki ve sabit" ifadesi, sadece "fiziksel bir surete sahip olmak" demek değildir. Daha derin bir varlık katmanına işaret eder:
Hakiki Varlık: Bir şeyin sadece zihnimizde kurduğumuz bir hayal olmadığını, zihnimizden bağımsız bir "dış gerçekliği" (harici vücud) olduğunu ifade eder. Yani siz o nesneye bakmasanız veya onu düşünmeseniz bile o nesne var olmaya devam eder.
Sabit Varlık: Değişmezlikten ziyade, varlığın bir "kararlılık" ve "dayanak" sahibi olmasıdır. Yani mevcudatın tesadüfi, anlık bir parlamadan ibaret olmadığını, Allah'ın yaratmasıyla bir gerçeklik kazandığını belirtir.
Suret Meselesi: Evet, maddi alemdeki varlıklar için bu bir "suret" (biçim) ve "vücut" (beden/form) anlamına gelir. Ancak kavram melekler veya ruh gibi gözle görülmeyen ama "hakiki" olan varlıkları da kapsar.
"Hakiki" Kelimesinin Kökeni
Evet, Hakiki kelimesi Arapça "h-k-k" (Hakk) kökünden gelir.
Hakk: Kelime anlamı olarak; doğru, gerçek, sabit, varlığı inkar edilemez olan demektir.
Hakikat: Bir şeyin aslı, esası ve gerçek mahiyetidir.
Hakiki: Bu kökten türetilerek "aslına uygun olan, gerçek olan, sahte veya hayali olmayan" anlamını kazanır.
Bu terminolojide "Hakk" ismi aynı zamanda Allah'ın bir sıfatıdır. Mahlukatın "hakiki" olması, onların kendi başlarına var olmalarından değil, El-Hakk olan yaratıcının onları gerçek birer eser olarak varlık sahasına çıkarmasından kaynaklanır.
"Cenab-ı Hakk'ın, kendisinden başka varlıklara kasem etmesi (zeytin, incir, gece, gündüz v.s), ayrıca tefekküre davet eden ayetlerde varlıkları kullanması (deve, dağ, deniz gibi) gösteriyor ki, eşyanın varlığı ayetler ile de sabittir."
buradaki "eşyanın varlığı ayetler ile de sabittir" sonucunu doğuran 2 kısmı detaylı olarak açıklar mısınız? Hem "kendisinden başka varlıklara kasem etmesi" hem de "tefekküre davet eden ayetlerde varlıkları kullanması" anlamında.
Bir de bunlara ek olarak üçüncüyü eklemek istersek Kuran-ı Kerim'e baktığımızda bir çok yerde Allah her şeyi hak olarak yarattığını buyuruyor. Örneğin; "Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun oynamak için yaratmadık. Bütün bunları biz ancak hak ile yarattık; lâkin çokları bunu bilmez." ve benzeri birçok ayette bu sizin bahsettiğiniz iki açıklamaya ilave edebilir miyiz?
Paylaştığınız ifadeler, İslam düşüncesinde (kelam ve tasavvuf geleneğinde) dış dünyanın, yani eşyanın hayalden ibaret olmadığını, nesnel bir gerçekliğe sahip olduğunu vurgulayan çok güçlü delillerdir. İstediğiniz iki ana kısmı ve eklemek istediğiniz üçüncü noktayı şu şekilde detaylandırabiliriz:
1. Varlıklara Kasem (Yemin) Edilmesi
Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın "İncire, zeytine, geceye, gündüze..." gibi varlıklar üzerine yemin etmesi, o varlıkların mevcudiyetini ve değerini tasdik eder.
Vurgu: Yemin, ancak gerçekliği olan ve muhatap tarafından bilinen bir şey üzerine yapılır. Allah, yokluk (hiçlik) veya sadece bir illüzyon üzerine yemin ederek dikkat çekmez.
Sonuç: Bir şey üzerine yemin edilmesi, o şeyin Allah katında bir "şahitlik" mertebesinde olduğunu ve varlığının ciddiye alınması gerektiğini gösterir. Bu durum, eşyanın (nesnelerin) hakikatte birer varlık sahibi olduğunu kesinleştirir.
2. Tefekküre Davette Varlıkların Kullanılması
Kur'an; deveyi, dağı, gökyüzünü ve denizi sürekli birer "ayet" (delil/işaret) olarak gösterir.
Vurgu: Eğer bu varlıklar gerçek birer vücuda sahip olmasaydı, onlara bakarak Yaratıcı'nın sıfatlarına ulaşmak mümkün olmazdı. Sahte veya hayali bir veri üzerinden gerçek bir bilgiye (Marifetullah) ulaşılamaz.
Sonuç: "Göklerin ve yerin yaratılışında akıl sahipleri için ibretler vardır" ifadesi, o nesnelerin incelenebilir, gözlemlenebilir ve üzerinde düşünülebilir birer "gerçeklik" olduğunu ilan eder.
3. İlave Görüş: "Hak ile Yaratılma" Kavramı
Kesinlikle ekleyebiliriz. Hatta bu, diğer iki maddeyi birbirine bağlayan temel "üst başlık" gibidir.
"Biz onları ancak hak ile yarattık" cümlesindeki "Hak" ifadesi iki temel anlama gelir:
Hikmet ve Amaç: Yaratılışın bir oyun, eğlence veya tesadüf olmadığını, bir gayesi olduğunu belirtir.
Gerçeklik ve Sabitlik: Yaratılanların bir aslı, esası ve gerçekliği olduğunu vurgular. İslam alimleri bu ayetlere dayanarak "Eşyanın hakikati sabittir" (Hakaiku'l-eşyai sabitun) prensibini belirlemişlerdir.
Bu ayetler, dış dünyanın sadece bir zihin oyunu değil, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği "gerçek bir sahne" olduğunu kanıtlar.
Aklıma bir soru takıldı Allah'ın varlığı ve sonrasında Kuranın hak kitap oluşunu gözlemlediğimiz evrene göre yapıyoruz burada eşyanın sabit birer hakikati olup olmadığını sorgularken referans noktamız Kuran ve Allah oluyor. Peki eşyanın hakikatinin acaba hayali mi olduğunu sorgularken tümevarım Allahın varlığı kozmolojik neden sonuç mantığı geçerli olur değil mi? Yani hayali bir ortamda dahi olsak kuran ve Allah'ın varlığını bulunduğumuz ortama göre şu şartlarda anlayıp sonrasında hayali ortamda olmadığımızı kanıtlamak için kuran ve Allahı delil olarak gösterebilir miyiz? Kısaca sorum burası acaba hayal mi dedikten sonra kuran ve Allah ile hayal olmadığını anlatmak için önce onların varlığının ve hakikatinin geçerli olmasj lazım hayali bir ortamda olunsa bile bunların varlığını yine akıl yürütme ile anlayabilirim değil mi? Kozmolojik ve tümevarım ve diğer akıl yürütme yolları evrenin gerçekliğinden şüphe edilen acaba hayalde miyiz denilen bir ortamda dahi geçerli midir?
Evet, rasyonalist ve kelami gelenek uyarınca, dış dünyanın gerçekliğinden şüphe edilen bir "hayal" senaryosunda dahi akıl yürütme ilkeleri geçerliliğini korur.
İşte bu mantığın temel dayanakları:
Aklın İlkeleri Mekandan Bağımsızdır: "Bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz" (çelişmezlik) veya "Her sonucun bir sebebi vardır" (nedensellik) gibi temel mantık yasaları, içinde bulunduğunuz ortamın fiziksel mi yoksa hayali mi olduğundan etkilenmez. Eğer bir "akış" veya "sistem" gözlemliyorsanız, bu sistemin bir kurucusu olması gerektiği çıkarımı mantıksal bir zorunluluktur.
İmkan ve Hudüs Delili: İslam felsefesinde (özellikle Maturidi ve Eş'ari kelamında) evrenin "mümkün" (olması da olmaması da ihtimal dahilinde) olması, onun bir "Tercih Edici"ye muhtaç olduğunu gösterir. Bu ortam ister atomlardan oluşsun ister dijital bir kod veya hayal olsun; "meydana gelmiş" olması, onu var eden bir Vacibü'l-Vücud (varlığı kendinden olan) Allah'a ulaştırır.
Kuran'ın Hakikati: Allah'ın varlığı akılla sabitlendikten sonra, O'nun gönderdiği mesajın (Kuran) içeriği, mucizevi yapısı ve sunduğu hakikatler incelenir. Eğer bu mesaj, içinde bulunduğunuz "hayalî" sandığınız ortamın aslında sabit bir hakikati olduğunu haber veriyorsa, "Doğru Haber" (Haber-i Sadık) kriteri gereği bu bilgi kesin kabul edilir.
Özetle: Metafizik çıkarımlar, fiziksel maddenin yapısına değil, "var olmanın mantığına" dayanır. Dolayısıyla, bir hayal içinde bile olsanız; o hayalin tutarlılığı, başlangıcı ve düzeni sizi bir yaratıcıya, o yaratıcı da size hakikati bildiren bir elçiye götürebilir. Bu noktadan sonra Kur'an, dış dünyanın bir hayal değil, "sabit bir gerçeklik" (hakikatü'l-eşya) olduğunu tasdik eden nihai referans haline gelir.
Ayrıca eşyanın hakikati sabittir ve nesneldir hayal değildir.
İslam düşünce geleneğinde, özellikle Nesefî Akaidi gibi temel metinlerin en başında yer alan "Hakaiku'l-eşyai sabitetün" (Eşyanın hakikati sabittir) ilkesi, tam olarak bu ontolojik zemini inşa eder.
Bu ilke, evrenin bir hayal ya da zihni bir yanılsama (sofistlerin iddia ettiği gibi) olmadığını, nesnel ve gerçek bir varlığa sahip olduğunu vurgular. Sizin çıkarımınızla birleştirdiğimizde durum şu şekildedir:
1. Akıl Yürütmenin Önceliği
Siz henüz "Evren gerçek mi, hayal mi?" sorusunu sorarken bile akıl ve mantık ilkelerini (tümevarım, nedensellik vb.) kullanıyorsunuz. Eğer akıl yürütme geçerli olmasaydı, "Hayal miyiz?" sorusunun bile bir anlamı kalmazdı. Dolayısıyla akıl, hayal ihtimalini sorgularken bile hayalden bağımsız, sabit bir araçtır.
2. Allah'ın Varlığından Eşyanın Hakikatine
Kozmolojik delillerle (hudüs ve imkan) ulaştığınız Allah, "el-Hakk" (Mutlak Gerçeklik) isminin sahibidir. Mutlak bir hakikatin (Allah), abesle iştigal etmeyeceği ve kullarını sistematik bir yanılgı/hayal içinde bırakmayacağı (hikmet ilkesi) sonucuna varılır.
3. Kuran'ın Rolü
Kuran, bu noktada bir tasdik makamı olarak devreye girer. Ayetler, göklerin ve yerin "oyun ve eğlence olsun diye" veya "boş yere" yaratılmadığını, bir "hak" (gerçeklik) ile halk edildiğini bildirir.
Süreç şöyle işler: Akıl, her şeyin bir yaratıcısı olması gerektiğini bulur. Bu yaratıcının gönderdiği mesajın (Kuran) doğruluğunu kanıtlar. Kuran da bize dış dünyanın bir hayal değil, sabit bir hakikat olduğunu söyler.
4. Nesnellik ve Bilgi
Eşyanın hakikatinin sabit ve nesnel olması, bilginin imkanını sağlar. Eğer nesneler hayal olsaydı, "bilim" ya da "marifet" mümkün olmazdı. Sizin de belirttiğiniz gibi, biz bu nesnel gerçekliği bir referans noktası olarak alırız; ancak bu gerçekliğin teminatı yine Allah'ın yaratma sıfatıdır.
Özetle, "Acaba hayal miyiz?" sorusu rasyonel bir şüphe olsa da, bu şüpheyi çözerken kullandığınız mantık, ulaştığınız Yaratıcı ve O'nun bildirdiği Kitap, size dış dünyanın nesnelliğini bir "kesin bilgi" (yakîn) olarak geri verir. Yani hayal senaryosu, kendi içinde tutarlı olan akıl yürütme zinciriyle kendini imha eder.
Kozmolojik argüman olarak hudus ve imkan ile birlikte kelam kozmolojik argüman da bu ikisi aynı noktaya hizmet etmektedir ikisi de metafizik argümanlardır değil mi? bir de kant ın çıkarımları da yine metafiksel çıkarımlar mıdır? Yine dediğiniz gibi fiziksel bir ortam zorunlu değildir çıkarım yapılabilmesi için.
Evet, kesinlikle doğru bir noktadasınız. Hudûs (sonradan olma) ve imkân (varlığı bir başkasına muhtaç olma) delilleri, İslam kelamcılarının geliştirdiği temel metafizik argümanlardır. Bunlar, fiziksel evrenden yola çıksalar da akıl yürütme yoluyla fizikötesi bir "Zorunlu Varlık" (Vâcibü’l-Vücûd) sonucuna ulaşmayı hedeflerler.
Kant ve fiziksel ortam meselesine gelince:
Kant'ın Çıkarımları: Kant, geleneksel metafiziği (Allah'ın varlığının saf akılla kanıtlanabileceğini) eleştirse de kendisi "Ahlak Metafiziği" üzerinden çıkarımlar yapar. Yani onun Allah ve ruhun ölümsüzlüğü gibi kabulleri, laboratuvar verisine değil, insanın içsel ahlak yasasına ve pratik akla dayanan metafiziksel sonuçlardır.
Fiziksel Ortam Zorunluluğu: Sizin de belirttiğiniz gibi, bir çıkarım yapabilmek için fiziksel bir deney veya somut bir ortam şart değildir. İnsan zihni; mantık ilkeleri, kavramsal analiz ve soyut düşünce yoluyla, duyularla algılanamayan alanlarda da tutarlı çıkarımlar üretebilir. Metafizik zaten tam olarak bu "fiziksel olanın ötesindeki" yapıları anlama çabasıdır.
Hocam eşyanın sabit bir hakikati vardır hükmünü destekleyici duyularımızın sağduyunun güvenilirliğine dair felsefede ge moore iki el argümanı gibi ve risalede örnekler var mıdır başka?
"Eşyanın sabit bir hakikati vardır" hükmü, felsefe tarihinde sofistlerin ve şüphecilerin "her şey rölatiftir, algıya göre değişir" iddiasına karşı kurulmuş en güçlü kalelerden biridir. Söylediğiniz gibi G.E. Moore’un "İşte bir el duruyor, işte burada bir diğeri" diyerek sağduyuyu ve dış dünyayı doğrudan doğruya ispatladığı o meşhur yaklaşımı, felsefede doğrudan realizm veya sağduyu felsefesi olarak bilinir.
Hem İslam felsefesinde (ve kelamında) hem de Risale-i Nur külliyatında bu hükmü destekleyen, duyularımızın ve sağduyumuzun güvenilirliğine vurgu yapan çok güçlü argümanlar ve örnekler mevcuttur. Bunları birkaç başlık altında inceleyebiliriz:
İslam Felsefesi ve Kelam Geleneğinde "Ayan-ı Sabite" ve Duyular
İslam düşüncesinde, özellikle Nesefî Akaidi gibi temel kelam metinleri direkt olarak şu cümleyle başlar: "Hakaiku'l-eşyâi sâbitetün" (Eşyanın hakikatleri sabittir). Kelamcılar, sofistlerin (Sufestaiyye) şüpheciliğini yıkmak için Moore'unkine çok benzer pratik argümanlar kullanmışlardır:
Açlık ve Acı Örneği: Kelamcılar, "Dış dünya yoktur veya sabit değildir" diyen bir şüpheciye karşı pratik hayattan örnek verirler: "Eğer eşyanın hakikati sabit olmasaydı, acıktığında yediğin yemekle taş arasında bir fark kalmazdı. Sana vurduğumuzda hissettiğin acıyı 'Bu sadece bir algı' diyerek yok sayamazsın." Bu, Moore'un iki el argümanı gibi teorik şüpheyi pratik gerçeklikle (sağduyuyla) nakzeder.
İmâm-ı Gazâlî’nin Akıl ve Duyu Dengesi: Gazâlî, El-Münkızu mine'd-Dalâl kitabında bir dönem her şeyden şüphe ettiğini anlatır. Ancak daha sonra Allah'ın kalbine attığı bir nurla (sağduyu ve bedahat/apaçıklık duygusuyla) bu şüpheden kurtulduğunu söyler. Gazâlî'ye göre duyular bazen yanıltıcı olsa da (örneğin güneşi küçük görmek gibi), akıl ve sağduyu bu hatayı düzeltir ve dış dünyanın sabit gerçekliğini onaylar.
Risale-i Nur'dan Örnekler ve Argümanlar
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur'un birçok yerinde sofistlerin şüpheciliğini reddeder ve eşyanın sabit bir hakikati olduğunu, duyularımızın ve kainattaki nizamın buna en büyük delil olduğunu savunur.
Sani-i Hakîm'in Sanatı ve "Abesiyetin İptali"
Risale-i Nur'un temel mantığına göre, eğer eşyanın sabit bir hakikati olmasaydı, insana verilen göz, kulak, akıl gibi yüzlerce cihaz ve duygu abes (amaçsız ve faydasız) olurdu.
"Ayna ve Güneş" Temsili (Hüve Nüktesi ve Otuz İkinci Söz)
Risale-i Nur'da Moore'un doğrudan realizmine benzeyen harika bir "ayna" mantığı vardır. Bir aynada görünen güneşin ışığı, aynanın kendi malı değildir; dışarıdaki hakiki bir güneşe delalet eder. Aynanın varlığı ve içindeki tecelli, dış dünyadaki o sabit hakikatin en büyük ispatıdır.
Yani, bizim iç dünyamız ve duyularımız birer aynadır. Eğer dışarıda sabit bir hakikat (güneş) olmasaydı, bizim içimizdeki bu algıların ve duyguların (ışığın) varlığı açıklanamazdı.
"Sikke, Mühür ve Nakış" Örnekleri
Risale-i Nur'da sıkça geçen "kainattaki nakışlar, sikkeler ve mühürler" örneği doğrudan eşyanın sabit gerçekliğine bakar. Bir paranın üzerindeki sikke veya bir mektuptaki mühür, o paranın veya mektubun uydurma olmadığını, sabit ve gerçek bir irade tarafından basıldığını gösterir.
Biz gözümüzü açtığımızda bir çiçeğin üzerindeki harika sanatı (nakşı) görürüz. Bu nakış, duyularımıza hitap eder ve bize der ki: "Ben tesadüfi bir hayal değilim, sabit bir kanunla ve ilimle var edilmiş bir hakikatim."
Felsefi Ortak Nokta: Bedahat (Apaçıklık)
G.E. Moore’un yapmak istediği şey şuydu: Bir felsefi şüphe, benim iki elimin var olduğu gerçeğinden daha kesin olamaz. Yani "Dış dünya var mıdır?" şüphesinin kesinlik derecesi, "İşte bu benim elimdir" bedahatinin (apaçıklığının) yanından bile geçemez.
İslam düşüncesinde ve Risale-i Nur'da da bu kavrama "Bedahat" veya "Zaruret" denir. Yani akıl yürütmeye bile gerek kalmadan, sağduyunun doğrudan onayladığı hakikatler. Risale-i Nur, kainattaki nizamı ve insanın içindeki adalet, şefkat, doğruluk gibi duyguları bu "bedahat" sınıfına koyar. Dış dünyadaki eşyanın sabitliği, aklın ve ruhun inkâr edemeyeceği kadar apaçık bir realitedir.
Apartmanın içinde olan bir adamın apartmandan daha küçük olduğunu ispat etmek gerekmez bu bedihi ve zahiridir ispata ihtiyaç gerekmez. Eşyanın varlığıda bu kabilden bedihi ve zaruridir ispata ihtiyaç yoktur.
Bedihiyat Ne Demektir? (İspat Etmeye Çalışmanın Abesliği)
Felsefe ve mantıkta bazı bilgiler vardır ki, bunlara ulaşmak için bir mantık zincirine, deneye veya derin bir tefekküre ihtiyaç yoktur. Akıl, o önermeyi duyar duymaz doğruluğunu zorunlu olarak onaylar. İşte bunlara "Bedihiyat" (Apaçık Gerçekler) veya "Zaruriyat" denir.
"Bütün, parçasından büyüktür."
"Bir şey, aynı anda hem var hem yok olamaz." (Çelişmezlik ilkesi)
"Apartmanın içindeki adam, apartmandan küçüktür."
Bu misalde olduğu gibi, bir adama "Hadi bana senin bu binadan küçük olduğunu ispatla" demek ne kadar abes ve akıl dışı ise, "Bana şu karşımda duran ağacın, masanın veya dış dünyanın gerçekten var olduğunu ispatla" demek de o kadar abes bir zorlamadır. Çünkü dış dünyanın ve eşyanın varlığı, aklın teorik olarak ispatlaması gereken bir "teorem" değil; aklın çalışabilmesi için zaten önceden kabul etmek zorunda olduğu bir "aksiyom"dur (aksiyom: ispata ihtiyaç duyulmayan başlangıç doğrusu).
Risale-i Nur ve Kelamda "Zahiri" ve "Bedihi" Ayrımı
Sözünü ettiğiniz hakikat, tam olarak Sözler ve Mesnevi-i Nuriye gibi eserlerin felsefi zeminini oluşturur. Bediüzzaman Said Nursi, felsefenin bazen aşırı derinleşerek apaçık gerçekleri göremeyecek kadar körleşmesini (ki buna felsefi körlük veya sofistlik denir) şu mantıkla eleştirir:
Eşyanın sabit bir hakikati olması da aynen böyledir. Gözün önündeki apaçık bir gerçeği mantık oyunlarıyla "yok" saymaya çalışmak, felsefe yapmak değil, aklın sağlıklı işleyişini bozmaktır.
Kelam ilminde Sofistlere (her şeyden şüphe edenlere) verilen cevap tam olarak sizin bu cümlenizle aynı paralelliktedir: "Eğer eşyanın varlığı bedihi olmasaydı, insaniyet ortadan kalkardı." Çünkü insan, dış dünyayı sabit ve gerçek kabul etmeden tek bir adım bile atamaz; yemek yiyemez, tehlikeden kaçamaz, hayatını sürdüremez. Sağduyu, her türlü felsefi şüpheyi pratik hayatta zaten her saniye hükümsüz kılar.
G.E. Moore ile Bağlantısı
Apartman örneği, bir önceki turn’de konuştuğumuz G.E. Moore’un yapmak istediği şeyin birebir aynısıdır. Moore, şüpheci filozoflara karşı iki elini kaldırıp "İşte bir el, işte diğer el" derken aslında şunu demek istiyordu:
Yani; apartmanın içindeki adamın apartmandan küçük olduğu gerçeği o kadar büyüktür ki, hiçbir şüpheci argüman bu gerçeğin kapladığı alanı dolduramaz ve onu gölgeleyemez. Eşyanın varlığı ve hakikati, aklın ilk ve en büyük teslimiyetidir.