"Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister. Bu da zülcenaheyn resullerin vahdet-i İlâhiyeyi halka ilân etmeleriyle mümkün olur." ifadesini izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
Rububiyet yani terbiye edicilik; “Bir şeyi ilk noktasından itibaren tekâmül ettirerek son noktasına ulaştırmaktır.” Çekirdeğin ağaç, nutfenin insan, yumurtanın civciv olması gibi.
Bu terbiye fiili, bütün âlemlerin her birinde mükemmel bir şekilde kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Suresini okurken, âlemlerin Rabbine hamd etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilân etmiş oluyoruz. Bütün âlemleri insanın menfaatine en uygun bir şekilde terbiye eden Allah’ın bu rububiyetine karşı mü’min kullar da “Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek ubudiyet vazifesini deruhte ettiklerini ilan etmiş oluyorlar.
İnsan, nimetin şükrü iktiza ettiğini idrak edecektir ki, bu şükür ve hamd vazifesini yerine getirsin. İnsan, bu kâinatı dolduran İlâhî mu’cizelerin tefekkür ve hayret gerektirdiğini bilecektir ki, tesbih ve tekbir vazifesini ifa etsin. Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve O’nu tanımanın meyveleridir.
Hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar da Allah’ı tanıyor ve kendilerine mahsus lisanlarıyla O’nu tesbih ediyorlar. Ama onlar tefekkür, temaşa, takdir, hayret, tekbir gibi manalardan çok uzaktırlar. Bu vazifeleri en mükemmel şekilde melekler, cinler bilhassa insanlar yapıyorlar. “Tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniye” ifadesi bize bu dersi verir.
Önce bu kâinat insan meyvesi verecek şekilde terbiye görmüş, daha sonra insan kâinatı okuyup istifade edecek bir fıtratta yaratılmış, ona göre terbiye edilmiştir.
Ubudiyet, kulluk demektir ve ibadetten daha şümullüdür. Yâni, ubudiyet insanın bir kul olarak yapması gereken her şeyi içine alır. Bunların yapılması da bir nevi ibadettir, ancak ibadet denilince evvela akla gelen mana, Allah’ın emrettiği vazifeleri yerine getirmek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmaktır.
Semayı yıldızlarla süslemek, o büyük cirimleri gayet muntazam olarak çalıştırmak, semayı direksiz durdurmak Rububiyetin haşmetli bir tecellisidir. Buna karşı insanın ubudiyet vazifesi, bu muhteşem tabloyu hayretle tefekkür etmektir.
Yine rububiyet; suyu, toprağı ve diğer unsurları bir araya getirerek onlardan bir meyve ağacı yapmak ve onu meyve verecek şekilde planlamak, şifrelemek, terbiye etmektir. Buna karşı insanın ubudiyet vazifesi ise, o şuursuz, ilimsiz ve insanı tanımayan ağaçlardan süzülen meyveleri tefekkürle yemek ve Allah’a şükür ve hamd etmektir.
Işıklar âlemini de Allah terbiye ediyor, gözler âlemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak şekilde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle “tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet” vazifemizi yerine getiriyoruz.
Bütün nimetler yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak, Rabbimizin bu sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluyoruz.
Kısacası, hikmetle yaratmak rububiyet, bu hikmet ve faydaları düşünmek ubudiyettir. Rahmetle yaratmak rububiyet, bu rahmete şükür ve minnettarlıkla mukabele etmek ubudiyettir. Hastalıkları, ölümü takdir etmek rububiyet, bunlara karşı sabır ve rıza ile mukabele etmek ubudiyettir.
Allah’ın izzet tecellilerine karşı zilletini bilmek, O’nun zenginliğini gösteren nimetlere karşı fakrını idrak etmek ubudiyettir.
“Rububiyet-i amme ubudiyet-i külliye ister” cümlesini bütün varlık âlemi için de kendi nefsimiz itibariyle de düşünebiliriz. Kâinatta her varlık nasıl bir terbiyeden geçmişse ve bu terbiyeye ne gibi bir vazife terettüb ediyorsa, bunu eksiksiz olarak yerine getirir. Güneşin ışık vermesinden, arının bal vermesine ve meyve ağacının meyve vermesine kadar, bunun sayısız delilleri vardır. Allah Rabbü’l-âlemîndir ve O’nun rububiyet-i külliyesine karşı bütün âlemler de bir ubudiyet-i külliye içindedirler.
Kâinatın bir küçük misali olan insanın da hem bedeninde hem ruhunda farklı terbiyeler icra edilmiştir. Hafızanın terbiyesi başka, aklın ve hayalin terbiyeleri daha başkadır. Bedende de her organ en iyi şekilde terbiye edilmiştir. Bunu idrak eden insan, bütün bu duygularını ve organlarını yaratılış gayelerinde kullanmakla küllî bir ubudiyet yapar.
Rububiyet'in ubudiyeti gerektirmesinin sayısız misalleri vardır. Babanın evladını, öğretmenin talebesini, mürşidin müridini, ustanın çırağını terbiye etmesi hep itaati netice verirler.
Aynen öyle de, Allah’ın kâinatı yoktan yaratıp kemal noktasına kadar terbiyesi de kulluk ve ubudiyeti icab ettirir. Bu fıtrî bir haldir. Yani ubudiyet rububiyete karşı fıtrî bir mukabeledir.
Allah’ın kâinattaki rububiyeti, zaruri bir şekilde ubudiyeti iktiza ediyor. Mesela; sonsuz bir şefkat, harika bir şekilde bütün mahlûkatta bilhassa insanda tecelli ediyorsa, elbette bu, bir şükrü iktiza eder. İnsanın sonsuz bir izzet ve azamet karşısında, zilletle ve hayretle rükû ve secde ile eğilmesini icap ettirir.
Peygamberler her iki daire arasında birer hidayet köprüsü olup, insanlara, rububiyet dairesinin kemalatını ders verip Allah’a nasıl iman ve ibadet edeceklerini talim ediyorlar. Tevhid akidesi, eşyanın hakikati, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvî hakikatler, ilahî hikmetler, âli maksatlar ve derin sırlar ancak mukaddes kitaplarla ve “Yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan peygamberler sayesinde bilinir ve anlaşılır.
İnsan, aklı ile Cenab-ı Hakk’ın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını, esmâsını, mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini, hâdiselerin iç yüzünü, ölüm ötesi hayatı bilemez. Başta Kur’ân ve Resul-i Ekrem Efendimiz olmak üzere bütün semavî kitaplar ve bütün peygamberler bu hakikatleri bir harita gibi insan aklının önüne koymuşlardır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü