"Emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş." Tevrat'ta yasak olan içki, nasıl tekrar serbest bırakılmış?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Dinin hükümleri esasat ve füruat olmak üzere iki kısımdır. Esasat değişmesi mümkün olmayan ve her zaman ve mekânda aynı ile devam eden hükümlere denir. İmanın esasları ve ibadetin temel meseleleri buna misal olarak gösterilebilir.

Füruat ise zamanlara ve mekânlara göre değişen hükümlerdir. Ekseriyetle insanların içtimaî ve şahsî hayatlarını tanzim eden hükümlerdir. Meselâ; geçmiş kavimlere ganimet yasak iken, İslam'da meşrudur. Yine İsrailoğullarında zekât malları yakılırken, İslam dininde fakir fukaraya veriliyor. Üstad Hazretleri bu meselenin esasına şöyle işaret ediyor:

"Asırlara göre şeriatler değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şeriatler, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü'l-Enbiyadan sonra, şeriat-i kübrâsı her asırda her kavme kâfi geldiğinden, muhtelif şeriatlere ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruatta, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır."

"Enbiya-yı sâlife zamanında tabakat-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidaî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şeriatler, onların haline muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıt'ada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şeriatler bulunurmuş." (Sözler, Yirmi Yedinci Söz, Hâtime)

Kâinatta tekâmül kanunu hükmettiği için her şey basitten mükemmele doğru yavaş yavaş gelişip ilerliyor. İnsanlığın ictimaî ve eğitim seviyesi de aynı kanuna tâbi olduğu için, ilk insanların döneminde insanların idrak ve mizaçları bir derece ibtidaî ve kaba idi. Tıpkı insanın bebeklik ve çocukluk dönemi gibi. Allah böyle bir içtimaî yapıya uygun peygamberler ve şeriatlar göndermiştir. O dönemlerde haberleşme ve ulaşım vasıtaları da gelişmediği için, toplumlar ve insanlar birbirinden habersiz ve alakasız bir durumda idiler. Böyle olunca hepsini terbiye edip doğruya sevk etmek için, ayrı dinler ve peygamberler gerekiyordu. Bu yüzden, her kavme ayrı bir din ve peygamberler gönderilmiştir.

Ama nasıl insan bebeklik ve çocukluktan kurutulup gençlik ve kemal bir yaşa doğru gelişiyor ise, insanlık da hayat da aynı şekilde terakki edip gelişiyor ve kemale eriyor. Bununla beraber haberleşme ve ulaşım vasıtaları inkişaf edip insanlık birbirleri ile irtibata geçiyor. Yani dünya artık küreselleşip bir peygamber ve bir şeriat kıvamına geliyor.

Bu zaviyeden bakarsak; şarap esasa dair bir mesele olmayıp, fer’î bir meseledir. Dolayısı ile şarabın peygamberlerin şeriatlarında farklı hükümler alması makul ve mantıklıdır. Lakin şu şeriatta helaldi diyebilmek için delil ve kaynak gerekir. Hazret-i İsa (as)’in dininde şarabın helal olduğu Risale-i Nur'da şu şekilde geçmektedir:

"Allahu a'lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de büyük Deccal, şeytanın iğvâsı ve hükmüyle şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc'e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan 'Süfyan' dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleriyle kaldırmaya çalışarak, hayat-ı beşeriyenin maddî ve mânevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nuranî zincirleri çözer, hevesat-ı müteaffine bataklığında birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdat bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdattan başka zapt altına alınamaz." (Şualar, Beşinci Şua, İkinci Makam)

Milletlerin gelişmesi, çocukların gelişmesi gibidir. İnsanlığın beş devri vardır:

1. Vahşet ve bedeviyet.
2. Memlukiyet.
3. Esaret.
4. Ecaret. (Ücret karşılığı çalışma)

5. Malikiyet.

Hazret-i Musa (as)'ın şeriatında şarap haram kılınmış iken, Hazret-i İsa (as)’in şeriatında şarap helal kılındığı bilinmektedir. Hazret-i Musa (as)'ın şeriatı, Yahudilerin isyankârlığı yüzünden çok ağır şartları ihtiva etmekte idi. Allah Hazret-i İsa (as) vasıtası ile bu ağır hükümlerin bir kısmını nesh etmiştir. Yani bu ağır şeriatın hükümlerini kaldırıp yerine biraz daha hafif ve kolay hükümleri koyarak şeriatı hafifletmiştir. Şarap da bu hükümlerden bir tanesidir.

Malum, bir peygamberin şeriatı, önceki peygamberin şeriatını hükümsüz bırakarak, yeni hükümler ihdas edebilir. Nitekim en son peygamber olan Resulullah Efendimiz (asm) da Hazret-i İsa (as)’in şeriatını nesh edip İslam şeriatını getirmiştir. Binaenaleyh bu hükümsüz kalan şeriat iman ve ibadet gibi temel konular değil, içtimaî ve siyasî hayata bakan teferruat kabilinden olan hususlardadır.

Cenab-ı Hak yüz yirmi dört bin nebiyi göndermekle; beşeriyeti maddî ve manevî terakkiyat ve gelişmeye tâbi tutmuş, vahşet ve bedeviyet döneminden, malikiyet devrine geçebilmeleri için dinlerle, şeriatlarla onları ikaz ve takviye etmiştir.

Hz. Musa (as)’ın gönderildiği kavim Yahudilerdir.

Yahudiler, mizaç itibariyle idaresi ve kontrolü zor bir kavimdir. Yahudiler, dünyaya çok haris, kibirli, kendilerinden başka milletlere hile ve fenalık yapmayı büyük bir meziyet bilen, kendi ırklarını diğer ırklardan üstün gören, diğer insanların ise kendilerinin kölesi olduğuna inanan, tarih boyunca nice zulmeden, fesat ve fitnenin başını çeken bir millettir. Yahudilerinçok bencil olmaları, dünyaya ve menfaatlerine son derecede düşkün olmaları, bir de Allah dâhil kimseye güven ve itimat etmemeleri, riyakârlık ve aldatma hususunda ahlaklarının perişaniyeti, gurur ve enaniyetlerinin yüksek seviyede olması terbiyelerinin ve idarelerinin ne kadar müşkil olduğunu göstermektedir.

İşte böyle bir mizaca sahip olan bir milletin ancak Hz. Musa (as) gibi celadet ve haşmet sahibi bir peygamber, Tevrat gibi şartları ağır bir kitap ve Yahudilik gibi, ağır mükellefiyetler taşıyan bir din ile zabt-u rabt altına alınabilir ve idare edilebilirdi.

İşte şarabın İsevilikte haram olmaması, sadece zamanlama açısından değil, başka şartlar açısından da değerlendirilmesi icab eder.

1. Muhatab alınan milletler, yerler ve zamanların hususiyeti.

2. Beşer bazı noktalarda gelişir, inkişaf eder, bazı cihetlerde inatlaşır yerinde sayabilir. İşte Resul-i Kibriya’ya (asm.) kadar; beşerin inkişafı için çok şeriatlar gelmiş; bazı kaideler sık sık değiştirilmiştir.

İlcaat-ı zaman ve ne icab ederse o yapılmıştır. Mesela: Haram yemek yasaktır. Ancak bir insan ölüm ile karşı karşıya kalacak kadar aç olursa, doymayacak kadar yemesi caizdir. Bu zaruret haramı helal eder.

"Evet muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki, ölmeyecek kadar yiyebilir.”

Mesela; bir insan ıssız bir adada kalsa ve helal bir yiyecek bulamazsa, ölme tehlikesi ile karşı karşıya kalsa, ona haramlar helal olur, çünkü hayatî bir tehlike söz konusu. Yani o anda bir leş ya da haram bir yiyecek bulursa, ölmeyecek kadar yemesine ruhsat vardır. Yalnız karnını tıka basa dolduramaz, çünkü ruhsat sadece yaşayacak kadar yemesi içindir; bundan fazlası haram olur.

Şarab meselesini de; zaman,mekân ve kavim açısından böyle nazara almak icab eder.

3. Yahudilik çok sert ve ağır şartlara tâbidir. İsevilik yumuşaklık ve miskinlik esasına tâbidir. Zira dokuz veya on iki ümmetle başka ne yapabilirdi ki? Hz İsa; ancak fikrî ve itikadî mesailde vazife ifa etmiştir.

4. Hz. Musa (as)’ın ağır şeriatından çıkan insanları biraz rahatlatmak tarzı iltifatla olabilir.

5. Cenab-ı Hakk'ın celalî ve cemalî tasarrufatıyla terbiye etmesi O’nun âdetidir.

İşte celalî olan Tevratın hâkimiyetinin arkasında, cemalî olan Hırıstiyaniyetin yumuşak muamelesi tecelliyatın bir çeşit hikmetidir. Zorluktan sonra, suhulet ve kolaylık gelir.

Demek ki: Şarabın İsevîlikte haram olmaması onun zararlı ve şarhoş edici hususiyetinden ziyade, zaman, mekân, kavim ve dinler açısından bir hikmet muamelesidir.

Bir şeyin helal ve haram olmasının asıl sebebi, gayesi ve illeti emr-i ilahîdir. Maslahat ve hikmetler; tercih edici furuattır. Maslahat ve hikmetler için hükümler konulmaz ve kaldırılmaz. Asıl hikmet, illet ve sebep Allah’ın emri, takdiri ve bizim daha bilemeyeceğimiz hakikatleri ihtiva eden küllî bir hükmü ve talimatıdır.

6. Ayrıca bir hüküm ve kaide; bir kavme münasib, uygun, başka bir kavme de muhalif olabilir. Meseleye bu açıdan da bakmak icab eder. İlaçlar gibi veya mezheblerin tamamının farklı fikirlerinin hak olması gibi.

7. Bu mühim meselelerin tatbik ve uygulamasına bakılır, netice alınırsa devam ettirilir, değilse tatbikattan kaldırılabilir.

Allah da kulunu ve kullarını dener. İmtihan eder liyakate bakar. İşte emirlerin değişmesi ve bazı tatbikatın zamana bırakılması veya lağvedilmesinde tecrübe ve liyakat aranır.

Bu dünyanın daru’l-hikmet olması bunu icab ettirir. Cenab-ı Hak, dünyada sebeplerle tedric kanunuyla, imtihanla ve liyakatle beşeri kemale götürür.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 21.339
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...