"Adalet" ne demektir, kaç çeşittir, "Eşitlik" ile farklı mıdır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Herkese hakkını vermek. Zulmetmemek.”

  • İKİ ÇEŞİT ADALET

Adalet; her hak sahibine hakkını vermek… Her varlığı onun mahiyetine en uygun cihazlarla donatmak… Her canlıya hayatının devamı için lazım olan bütün organları ve duyguları en mükemmel şekliyle ihsan etmek….Buna ihkak-ı hak deniliyor.

Adaletin iki temel esası var: Birincisi, ihkak-ı hak, yâni her yaratığa, her hayat sahibine varlığı için gerekli her şeyin en güzel surette verilmesi. Diğeri ise, her ferdin lâyık olduğu mükâfatı yahut cezayı görmesi...

Birinci şık, bütün varlık âlemini kaplamış durumda. Her neye bakılsa bu hakikat açıkça görünüyor.

Organlarımızdan hangisinin yerini veya şeklini beğenmiyoruz? Hangisinin vazifelerine itirazımız var? Sayılarını noksan mı buluyoruz fazla mı? İki kulağa karşılık bir ağzımız var. Ayaklarımız altta, başımız üstte yer almış... Bu İlâhî tanzime kim itiraz edebilir!...

İnsanoğlu adaletin bu tecellisi üzerinde çok durmuş ve onu anlamada hayli yol kat’etmiş... Astronomi’den Biyoloji’ye, Tıp’tan Jeoloji’ye kadar yazılan bütün eserler, bir bakıma bu hakikatın tefsiri...

İşte, akıl ve vicdan emrediyor ki, adaletin birinci yönünün sonsuz bir hikmetle işlediğini gören insan, âhirete bakan ikinci yönüne karşı da iman ile teslim ile mukabele etsin...

Gel gör ki, tatbikat böyle olmuyor!.. Nice insan, âhiretteki tecelliyi bu dünyada arıyor... Zaten, adalet tartışmalarının çoğu da bu yanlış arayıştan kaynaklanmıyor mu?”

‘Her şeyin her şeyini her an gören’ ve ‘yaptığı her işini hikmetle yapan’ Allah, elbette mutlak âdildir.

‘En ince şeyleri bilip kullarına sezilmez yollardan lütuflarda bulunan’ ve ‘her şeyin iç yüzünden haberdar olan’ Allah, elbette sonsuz derecede âdildir.

Rahmân ve Rahîm olan Allah, şüphe yok ki kullarına adaletle muamele eder...

Kahhar ve Cebbar olan Allah, muhakkak ki adaleti en iyi tatbik edendir...

Gaffar ve Settar olan Allah, kulunu cezalandırırsa, artık o kul bunu hak etmiş demektir...

  • İLAHÎ ADALETİ KAVRAMAK

“Beden ruhun hanesidir.” Ruh, bu hanede misafir kaldığı kısa bir süre içinde birçok imtihanlara tabi tutulur.

İman, ibadet, güzel ahlâk gibi temel konularda bütün insanlar aynı suallere muhatap olurlar. Ancak, tali meselelerde, her insanın ayrı bir dünyası olduğu gibi, kendine has ayrı bir imtihanı da vardır. Zenginin, fakirin, hastanın, mazlumun, makam ve servet sahiplerinin imtihanları birbirinden çok farklıdır.

Kısa bir ömürden sonra, ölüm kanunuyla beden hanesi sökülür, her taş eski haline dönüşür. Ama bu arada çok şeyler olmuş, o bedende misafir kalan ruh, ya iman, marifet ve muhabbetle dolarak göçmüş yahut azaba layık olarak o haneyi terk etmiştir.

Bu farklı imtihanları unutan ve hâdiseler içerisinde kendisini kaybeden bir ruh mutlak adaleti kavrayamaz. Ruhunu unutan insan, bedeniyle, eviyle, işyeriyle oyalanır. Kalbinin açlığını, başkasının servet ve makamını kıskanmakla tatmin etmek ister. Kıskandığı o şaşaaların arkasında da tatmin olmak isteyen başka ruhlar olduğunu bilmezlikten gelir. Mevcut halin, o ruhların lehine mi, aleyhine mi neticeleneceğini bilemez.

Böyle bir insan, İlâhî adaleti, tam manasıyla, nasıl anlayabilir?

İnsan, hangi musibetin hangi ruhu nerelere kadar yükselttiğini yahut hangi debdebenin hangi insanı ne kadar alçalttığını hakkıyla bilemiyor. Bu sınırlı aklıyla, sonsuz bir ilim ve hikmetle tanzim edilen hadiseleri ve onlarda hükmeden İlâhî adaleti nasıl kavrayabilir?

Biz, başkalarının imtihanlarıyla ancak gerektiği kadar ilgilenmeliyiz, ama asıl merakımızı kendi imtihanımızda yoğunlaştırmalıyız.

Aksi halde zararımız çok büyük olur.

  • MÜSAVAT VE ADALET

Eşyanın yaratılışında eşitlik değil, adalet esastır. Müsavat, ancak hukukta söz konusudur.

Çoğu insan, eşitlikle adaleti bir sayıyor. Hâlbuki mutlak eşitlik yâni her şeyin her yönüyle birbirinin aynı olması adalete zıt.

İnsanların sanatlarına bir göz atalım:

Bir şair, kasidesindeki her kelimeyi, şiirin bütününü nazara alarak yerleştirir. Her mısrayı da kasidenin tümünü gözeterek kaleme alır. Burada mutlak eşitlik değil, adalet söz konusu... İlk mısra da, son mısra da aynı gayeye hizmet ederler.

Bir fabrikatör, fabrikasının bölmelerini, motorlarını, kazanlarını, tâ en küçük cıvatasına varıncaya kadar her şeyini hikmet ve adaletle tanzim eder. Ve ortaya mükemmel bir fabrika çıkar. Mutlak eşitlik bu nizamı harap eder...

Bir ressam da çizdiği her bir tabloda her deseni yerli yerine oturtur. Renkleri, şekilleri mutlak eşitlikle değil, adaletle taksim eder. Neye ne yakışırsa onu onunla boyar. Kime ne münasipse ona o şekli verir. Ve ortaya harika bir eser çıkar...

Cenâb-ı Hakk’ın şu âlemdeki icraatı da adalet esasına göre cereyan ediyor. İnsanlar arasında mutlak eşitlik olsaydı her şeyden önce, anne, baba ve evlât mefhumlarından söz edebilir miydik?... Ve yine böyle bir eşitlikte amiri ve memuruyla, çiftçisi ve tüccarıyla, öğretmeni ve öğrencisiyle, işçisi ve işvereniyle bir bütün teşkil eden cemiyet hayatı ortaya çıkabilir miydi?..

Diğer varlıklara da bir göz atalım:

Mutlak eşitlik olsaydı ne yer kalırdı, ne de gök!. Şimşek çakıyorsa, bulutların yüklerinin aynı olmadığındandır.

Ruhumuzu ve bedenimizi düşünelim. Mutlak eşitlik olsaydı hangisi hangisine hükmedecekti?

Organlarımızın hepsi el yahut tamamı kalp olsaydı hayatımızı sürdürebilir miydik?..

Kısacası, varlık âleminde her neye baksak, eşitliği değil adaleti müşahede ederiz.

  • KISMETE RIZA

Toplum hayatında, yüksek makamlara çıkmak yahut servet sahibi olmak çoğu insanın ortak arzusudur. Ama kâinattaki hikmet tecellileriyle bu arzumuz birlikte değerlendirildiğinde şöyle bir gerçekle karşılaşırız:

Bu dünya saadet yeri değil. Eğer öyle olsaydı, dünyayı bize beşik, güneşi lamba yapan, bitkileri ve hayvanları hizmetimize veren Rabbimiz, bize de hayvanlar gibi dertsiz, tasasız bir hayat sürdürtebilirdi. Bizi toplum hayatının içine atmaz; bitmek tükenmek bilmeyen problemlerle uğraştırmazdı.

En şerefli mahlûk olan insan, en büyük çilelerin hedefi!. Bu nokta üzerinde ne kadar durulsa yeridir.

Bir hadis-i şerifte; “Dünyada rahat yoktur.” bir başkasında ise “Dünya âhiretin tarlasıdır.” buyurulur. Bu iki kelâmı birlikte düşündüğümüzde şu gerçek ortaya çıkar: “Tarlada rahat yoktur.”

İnsan bir ömür boyu çalışır; günah veya sevap bütün mahsulünü âhirete gönderir. Demek ki, önemli olan tarlada çok kalmak, çok yiyip içmek değil, bir şeyler derleyerek köye dönmektir.

Bütün amellerimizi dünya tarlasına ekiyoruz; mahsulünü öte âlemde derlemek üzere.

Çoğu insanımız saadeti tarlada arıyor ve bu konuda birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar. Ve bu yarışta herkes yorulduğu için de kimse rahat yüzü görmüyor.

Sözün özü:

“Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.” (Mesnevî-i Nuriye)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...