Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemal-i rahmetine ve şümul-ü kudretine nasıl muvafık düşer?

Soru Detayı

a. İnsanların şümullü ve küllî isyanlarına ceza verilmesiyle vazifeli olan unsura veya unsurlara başka ve değişik hangi vazifeler yüklenmiş olabilir?

b. “Kudret, hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtir." cümlesini nasıl anlamalıyız?

c. Cansız unsurların ve arzın hiddete gelmesi ne demektir?

d. Tarihte ekseriyetle unsurları harekete getiren ve hiddet ettiren cinâyetler hangileridir?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemal-i rahmetine ve şümul-ü kudretine nasıl muvafık düşer?"

"Elcevab: Kadîr-i Zülcelal, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve her bir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde, birtek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men'edilse; o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terkedilir. Ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle; o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ birtek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilaf-ı hikmet ve hilaf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler."

"Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlukatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde "Onları terbiye et." diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.”

a. Her bir unsurun sayılamayacak kadar çok vazifesi vardır. Su unsurunun tek vazifesi Firavun’u boğmak olmadığı gibi, toprak unsurunun da birinci vazifesi Karun’u yutmak değildir. Bütün unsurlar, kendilerine verilen aslî vazifelerini devamlı olarak yerine getirmekle birlikte, nadiren de olsa ehl-i isyanın ve zulmün cezalandırılmasında da vazife alırlar.

Yağmurun yüzlerce hikmeti, nice faydaları ve güzel neticeleri var. Ancak bazı kimseler kendi tedbirsizliklerinden ve dikkatsizliklerinden dolayı yağmurdan zarar görseler, ona şerdir diyebilirler mi? Onun için hikmet ve hayır, cüz’î zararlara değil, küllî hayırlara bakar.

Aynen bunun gibi, depremin birçok hikmeti vardır. Deprem, sel, yangın gibi afetlerin büyük yıkımlara sebep olması ekseriyetle insanların kusurlarından ve hatalarından kaynaklanmaktadır. Bu gibi afetler zâhiren şer gibi görünse de zayi’ olan malların sadaka yerine geçmesi, insanları gafletten uyandırması, vefat eden ehl-i imanın manen şehit hükmünde olması gibi güzel neticeleri ve rahmet cihetleri de vardır. Cenâb-ı Hak, hâsıl olacak bu hayırlı neticeler için depremin gelmesine müsaade ediyor, onun cüz’î zararlarına bakmıyor, diye anlayabiliriz.

b. “Kusur”; noksanlık demektir. Allah’ın kudreti gibi hikmeti de nihâyetsiz kemaldedir. Ne kudretine acz ilişebilir, ne de hikmetine abesiyet dokunabilir. O’nun nihâyetsiz kudreti, muhit ilmine ve mutlak iradesine göre icraat yapar. Allah’ın mutlak ilmini ve hikmetini ihata etmek her şeyiyle sınırlı olan insanın idrakini aşar.

“Daire-i imkânda daha ahsen yoktur.” buyuran İmam Gazali’nin bu tespiti, her mahlûkun kendi mahiyetine göre en mükemmel olarak yaratıldığını ifade etmekle birlikte, aynı hüküm bütün hâdiseler için de geçerlidir. Şu var ki, yaratılışa ait mükemmelliği her akıl idrak edebilse de, hadisat hakkında bunu başarmak o kadar kolay değildir. Bu noktada bilgimizin ve gücümüzün gereğini yerine getirdikten sonra Allah’ın sonsuz hikmetine itimat etmek ve teslim olmak durumundayız.

“Hakikat” kelimesi bazen “yanlışın ve hurafenin”, bazen “mecazın”, bazen de “zâhirin” zıddı olarak kullanılır. Burada “zâhirin” zıddı olarak kullanılmıştır. Yani, zâhirde (görünürde) kusur zannettiğimiz nice şeyler vardır ki, hakikatte kusur değillerdir. Her birinin kâmil mânâda hizmetleri, mükemmel neticeleri vardır.

c. “… Hiçbir varlık yoktur ki, O’nu hamd ile tesbîh etmesin. Fakat siz, onların tesbihini (dillerini bilmediğinizden) anlamazsınız. …” (İsrâ Suresi, 17/44)

Tesbihi kemal mânâda insanlar ve melekler yapmakla birlikte, canlı-cansız her varlığın da kendilerine göre tesbihleri vardır. Aynı şekilde bu varlıkların, Cenâb-ı Hakk’ın ilhamıyla, öfkeleri de olabilir. Biz onların tesbihleri gibi öfkelerini de anlayamayız. Biz kendi bilgi ve müşahedelerimizle sınırlı olan anlayışımızla, başka varlıkların, bilhassa cansızların Allah’ı nasıl bildiklerini, O’nu nasıl tesbih ettiklerini anlamaktan çok uzağız. Melekler hakkındaki “Aklı- beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.” hükmü, diğer varlıkların da mahiyetlerini, ruh haletlerini, tesbihlerini, zevklerini, korkularını, öfkelerini anlamaktan âciz olduğumuzu ifade eder.

"فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاۤءُ وَاْلاَرْضُ olan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu’cizâne, beyan ettiğimiz muvazeneyi ifade ederler."
...
"Şu âyet, mefhum-u muvafık ile şöyle ferman ediyor: “Ehl-i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhum-u muhalifle delâlet ediyor ki, “Ehl-i imanın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor."
(1)

d. Kur’ân-ı Kerîm'in haber verdiği üzere:

d1. Firavun’un kibirlenerek İlahlık dava etmesiyle, su unsuru harekete gelmiş, Firavun ve askerlerini boğmuştur. Keza, Nuh kavmi de su ile helak edilmiştir.

d2. Zengin olması için Hazret-i Musa’dan (as.) ısrarla dua ve şefaat isteyen Karun’un, kendisine ilham edilen bir ilimle, zengin olduktan sona zekâtını vermeyip “Bunları ben kendi ilmimle kazandım.” demesi üzerine, toprak unsuru yarılıp kendisini ve hazinelerini yutmuştur.

d3. Karşı cinsi bırakıp kendi cinsiyle ahlâksızlık yapan Lût kavminin bulunduğu şehrin, korkunç bir sarsıntıyla, altı üstüne getirilmiş ve üzerlerine, ateşte pişip sertleşmiş kızgın taşlar sağanak halinde yağdırılmıştır.

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...