Ahsen-i takvimde yaratılan bir varlık olan insana, ayette "daha zalim kim olabilir" izafesinde ne hikmet vardır? Risalelerde izahı var mıdır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ahsen-i takvim; en güzel bir kıvam, en güzel bir mahiyet, en en güzel bir suret demektir.

Takvim; “kıvama getirmek, nizama koymak, eğriyi doğrultmak, kıymetlendirmek” gibi mânalara gelir.

İnsan maddî ve manevî birçok cihetle en güzel bir şekilde yaratılmıştır. Yaratılan her mahlûkat hasendir, ama ahsen değildir.

Rahîm-i Zülkemâl, ebedî saadete namzet olarak yarattığı, akıl, hafıza, hayal ve daha nice zahirî ve batınî hassalarla teçhiz edip süslediği insanın ruhuna, tefekkür, ibadet, şükür gibi ulvî vazifeleri yapmaya en elverişli bir beden giydirmiştir.

“Yemin olsun ki, Biz Âdemoğullarını (kendilerine birçok güzellik vererek) mükerrem kıldık.” (İsra Suresi,70)

“Gerçekten biz insanı ahesen-i takvim üzere (en güzel bir şekilde) yarattık” (Tin Suresi 95/4)

Bu iki ayet, insanın mahiyetini ve Cenab-ı Hakk’ın yanında en mükerrem ve en şerefli bir mahlûk olduğunu ifade etmektedir.

Âyet-i kerîmede geçen ahsen-i takvim hakkında tefsirlerde verilen mânalardan bir kısmı şöyle:

- Mükemmel ve en güzel sıfatlarla muttasıf.

- En güzel bir kıvama erebilme istidadında ve en güzel bir şekilde yaratılmış olan.

- En güzel şekilde ve eşsiz bir yaratılışta olan.

- Hem beden hem ruh itibariyle mükemmel ve en seçkin.

- Bilen, irade eden, konuşan, gören, işiten, düşünüp tedbir alan, bu sayede kendinden daha güçlü varlıklara hâkim olan varlık...

- Maddî ve manevî olarak, doğrultmanın, kıvama koymanın, şekillendirmenin en güzelinde.

Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i camia olduğundan, onun kalbi binler âlemin harita-i maneviyesi hükmündedir. İnsanın ahsen-i takvimde yaratılması ne büyük bir şeref ve ne büyük bir ihsandır. İnsanın bedeni güzel olduğu gibi, ruhu ve kalbi de güzeldir. Asıl güzellik ebedî olan ruhun iman, marifet, ilim ve irfan ile inkişaf ettirilmesi, cennete layık bir kıymet alması, Cenab-ı Hakk’ın cennet ve cemaliyle müşerref olmasıdır. Zaten insanı ala-yı illiyyine çıkaran, bu gibi kudsî nimetlere mazhar eden bu gibi ulvî hasletlerdir. İnsanın ruhuna âli hisler, harika duygular ve sayısız latifeler takılmıştır. Ruh; iman, marifetullah ve muhabbetullah gibi âli hakikatlere sahip olması cihetiyle de ahsendir, en güzeldir.

İnsan bu dünyaya sadece yemek, içmek ve zevk etmek için değil, ulvî maksatlar ve hikmetler için gönderilmiştir. İman, ibadet, tefekkür, zikir ve tesbih gibi ulvî meziyetlerden mahrum olan insan, böyle bir şerefe nail olamaz. İnsanın akıl sahibi bir mahlûk olması, onu diğer mahlûkattan ayıran en mümtaz bir sıfat ise de, iman, marifet, ilim ve irfandan mahrum olan bir akıl insanlığı bazen, ayetin ifadesiyle, hayvaniyetten çok daha aşağı derekeye düşürebilir.

Her varlık, Allah’ın bir san’at eseri olmakla birlikte, insan için “antika bir san’at” ifadesinin kullanılmasıyla, onun diğer san’at eserlerinden üstünlüğüne işaret edilmiştir. Zira her mahlûk Allah’ın bir kudret mu’cizesi olduğu hâlde insan için “en nâzik ve nâzenin bir mu’cize-i kudretidir” denilmiştir.

İşte insan, Cenâb-ı Hakk'ın böyle antika bir san’atıdır ve en nâzik ve nâzenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinata bir misâl-i musağğar sûretinde yaratmıştır.”

Hemen arkasından ahsen-i takvimin çok ehemmiyetli bir cihetine yer verilmiş ve insanın “bütün İlâhî isimlerin cilvesine mazhar” olduğu ifade edilmiştir.

İnsan, kendisinde bütün İlâhî isimlerin tecelli etmesiyle meleklerden daha üstün bir mahiyete sahip olmuştur. Meleklerde Rezzak, Şâfi, Ğaffar, Tevvab gibi isimler tecelli etmez. Buna göre ahsen-i takvimin bir mânâsı da, insanda bütün isimlerin tecelli etmiş olmalarıdır.

İnsanın ahsen-i takvimde yaratılmış olmasının bir başka yönü olarak, onun “kâinata bir misâl-i musağğar” olduğuna dikkat çekiliyor. Misâl-i musağğar, küçültülmüş misâl demek olup, kâinattaki bütün âlemlerin insanda küçük ölçüde temsil edildiklerini ifade eder.

İnsan, ahsen-i takvîmde yaratıldığı ve ona gayet câmi’ bir istidad verildiği için, esfel-i sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne, ferşten tâ Arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu’cize-i Kudret ve netice-i hilkat ve acûbe-i san’at olarak şu dünyaya gönderilmiştir.” (23. Söz)

İşte insanın bu üstün yaratılışı onun önüne iki yol açmıştır. Birinde iman ve salih amel ile manen çok yüksek dereceler kazanmak, diğerinde ise küfür ve isyan yolunu tutarak çok aşağılara düşmektir.

Bilindiği gibi, az sermayenin kârı da az olur, zararı da... Herhangi bir hayvan türünü bir an için akıllı farz etsek ve imtihana tabi tutulduğunu düşünsek, bu imtihanı kazananların saadetleri de kaybedenlerin azapları da sınırlı olacaktır...

İnsanın her bir duygusu onun için hem bir İlâhî lütuf, hem de onu yükseltecek yahut alçaltacak bir imtihan sualidir.

En büyük sermayemiz akıl... Onu doğru kullananlar hidâyet yolunu seçmekle Allah’ın razı olduğu ve sevdiği üstün kullar zümresine dâhil olmuşlardır. Yanlış kullananlar ise batıl inançlara, yanlış felsefî cereyanlara, ahlâksızlığın her çeşidine sapmakla o yüksek insanlık mahiyetini hayvanlıktan çok aşağılara düşürmüşlerdir.

Görme, işitme ve diğer duygular da hem insan için büyük birer sermaye, hem de onu yükselten yahut alçaltan birer imtihan vesilesidir.

Hafıza ayrı bir nimet. Onu yanlış yahut faydasız şeylerle doldurmak insanı alçalttığı gibi, faydalı bilgilerle, ibretli hatıralarla doldurmak da insanı yükseklere çıkarır.

Sevgi daha başka bir sermayemiz. Bunun yanlış kullanılmasından nice hatalar, günahlar, isyanlar doğduğu gibi, yerinde kullanılmasıyla da nice Hak dostları yetişmiş, insanlık âlemine hüsn-ü misal olmuşlardır.

Korku, merak, endişe, tevazu, kibir gibi daha nice hisler, duygular ve latîfeler de insan mahiyetinin sermayeleridir.

İnsanın istidadının câmi’ olması, kalbinden aklına, hafızasından vicdanına, merakından korkusuna kadar bütün latîfelerini, duygularını, his dünyasını ifade eder.

İnsanın bu zengin istîdadının onun yükseltmesinde yahut alçaltmasında en ehemmiyetli rolü “irade sıfatı” üstlenmiştir. Meleklerde de irade vardır, ancak onların iradeleri sadece hayrı kabul etme ve tatbik etmede iş görür. Meselâ, Cebrail aleyhisselâm meleklere vazifelerini iradesiyle tebliğ eder, onlar da yine iradeleriyle bunu kabul eder ve tatbik ederler. Aksini yapmaları mümkün değildir.

İşte insan, kendisine ihsan edilen bu çift yönlü irade sıfatıyla, yine kendisine ihsan edilen bütün maddî ve manevî sermayesini doğru kullanmayı tercih ettiği takdirde âlâ-yı illiyîne çıkar, aksi halde esfel-i safilîne düşer.

İnsanın istîdadı yüksek ve câmi’ olduğu için, bunun sayılamayacak kadar çok kullanılma sahaları vardır. Onun içindir ki insanlar arasındaki mertebe farkları diğer canlılarla mukayese edilemeyecek kadar büyüktür. Bunu Üstad Hazretleri “zerreden şemse kadar” şeklinde ifade ediyor. Bilindiği gibi zerre atom demektir, Milyonlarca atom bir araya gelse bir çakıl taşı kadar olamazlarken, zerre kadar insanlar yanında güneş kadar büyük insanların da olması, insan nev’indeki bu mertebe farklılığının çok güzel bir ifadesidir.

Âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor:

“Biz insanı ahsen-i takvimde yarattık. Sonra onu esfel-i safilîne reddettik (gönderdik).”(Tin, 95/4-5)

Yirmi Üçüncü Söz’ün tamamından, “ahsen-i takvim”in, insan istidadının mükemmelliği olduğu, bu mükemmel sermayeyi yerinde kullandığında âlâ-yı illiyyine, yâni en üstün mertebelere çıkabileceği; yanlış kullanması haline ise esfel-i sâfilîne, yâni aşağıların aşağısına düşeceği anlaşılıyor.

"Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyariyle esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil!" (23.Söz) cümlesi de bu hakikati ifade etmektedir.

Üstad Hazretleri insanın esfel-i safilîne gönderilmesinin onun “sû-i ihtiyariyle”, yâni iradesini yanlış yolda kullanmasıyla olduğunu beyan ediyor.

İnsan, istidat cihetiyle bütün mahlûkattan daha güzel, daha yüksek bir makamdadır. Bu büyük sermayeyi Allah’ın razı olduğu şekilde kullanan insanlar, hem dünyada manen yükselirler, hem de âhirette en yüksek saâdet menzillerinde ebediyen mükâfat görürler. Bu istidat sermayesini nefsin arzuları ve şeytanın desiseleri istikametinde kullanan kimseler ise, hem bu dünyada küfür ve isyan ehli olmak gibi en aşağı derecelere düşer, hem de âhirette cehennem azabına maruz kalırlar.

“Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere dünyaya gelir” hakikatince, bütün insanlar ahsen-i takvimde yaratılmışlardır. Onların esfel-i safilîne indirilmeleri onların kendi iradelerini yanlış kullanmaları sebebiyledir.

İnsanın bu geniş mahiyet aynasında yazılı olan mânalar ancak iman ve hidayet nuru ile okunabilir. Küfür ve inkâr, bu yazıları okunmaz hale getirir. Nasıl lambasız ve ışıksız eşya görünmez ise, iman ve hidayet olmadan da eşyada tecelli eden isim ve sıfatlar görünmez ve okunmaz. İşte bu mânaları göremeyen ve okuyamayan maddeci filozoflar, insanı konuşan bir hayvan olarak tarif ve tasvir etmiştir. İman insanı kâinata halife ve sultan yaparken, küfür insanı hayvandan daha aşağı bir derekeye yani esfel-i safiline indiriyor.

Hülasa, insan iman ile âlâ-yı illiyyine çıkar, arza halife, Allah’a aziz bir kul, Peygamberimize (asm) şerefli bir ümmet, insanlığa faydalı bir dost olur. İman olmaz ise, insan konuşan bir hayvan, zelil bir mahlûk, esfel-i safiline yuvarlanan bir taş gibi oluyor.

Ahsen-i takvim, Allah’a tam ve güzel bir kul olmaktır. Esfel-i safilin ise, şeytana maskara olmak demektir. İnsanı zalim ve hakir gösteren ayetlerin hepsi iman ve hidayetten mahrum olan hale nazırdır ve ona bakıyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...