"Ahsen'ü-l Hâlıkin" , "Yaradanların en hayırlısı" , "Yaratanların en güzeli" gibi ayetlerden başka ilahların olduğunu düşünmek elbette mümkün değildir. O halde, Kur'an'da böyle bir üslubun kullanılması neyi ifade etmektedir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur'ân baştanbaşa tevhidi ispat edip göstermektedir. Bu husus, Kur'ân-ı Hakîmde kullanılan bu gibi tabirlerin asla tevhid inancını zedeleyen bir mânâ taşımadığının açık bir delilidir. Bilindiği üzere, diğer sıfatlar gibi hâlıkıyetin de çok mertebeleri vardır. Kur'an'da “Ahsenü'l-Hâlıkîn” tabirinin kullanılması, başka yaratıcıların varlığını değil, Allah'ın bir varlığı mertebelerinin en güzelinde yaratmış olduğuna dikkat çekmek içindir. Yani, Allah, "her şeyi, her şeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede yaratan bir yaratıcıdır." Nitekim bu mânâ, "O her şeyi en güzel şekilde yarattı." (Secde, 32/7) mealindeki ayet ve benzerlerinde ifade edilmektedir.

"Halk"/“yaratma” kelimesi Arapça’da yoktan var etmek mânâsında kullanıldığı gibi, "güzelce ölçüp biçmek, yapmak, inşa etmek" mânâsında da kullanılır. İkinci mânâsıyla yaratma kelimesi hem Allah hem de insanlar için kullanılabilir. Mesela;

"Hamd olsun Allah'a ki, gökleri ve yeri yarattı."(Enam, 6/1) mealindeki ayette geçen hak fiili, daha önce bir benzeri olmaksızın, Allah'ın onları yoktan var ettiği mânâsında kullanılmıştır. Bu tür halk/yaratma, Allah'a mahsustur.

"Yaratan ile hiçbir şey yaratamayan bir olur mu? Hiç mi düşünmüyorsunuz?" (Nahl, 16/17) mealindeki ayette bu hakikat nazara verilmiştir

Hz. İsa ile alâkalı olan şu: "Hani bir vakit sen, benim iznimle, çamurdan/topraktan kuş şekline benzer bir şey halk ediyordun" mealindeki ayette ise, halk fiili, bir maddeden bir şey yapmak, inşa etmek mânâsında, insan için kullanılmıştır. (bk. Isfahanî, Mufredatu'l-Kur'an, "HLK" maddesi).

Buna göre, Ahsenü'l-Hâlıkîn gibi tabirler, insan aklının idrakine yardım eden bir ifade tarzıdır. İnsanoğlu, bazen bazı sanatları gözünde öyle büyütür ki, onları yapan ustalara takdis edercesine bir paye verir. İşte Kur'an, kullandığı bu gibi ifadelerle, o gibi insanlara ders veriyor ve Allah'ın yaratması ile insanların ustalığı arasında yerden göğe kadar fark olduğunu bildiriyor ve âdeta şöyle buyuruyor:

Allah'ın yarattığı kâinatın mu’cizeliği, Kur'an'ın mu’cizeliği gibidir. Değişik elementleri ihtiva eden toprağı insan ele aldığı zaman, ondan kerpiç, tuğla, çömlek, sütun ve benzeri şeyler meydana getirir. Hâlbuki Allah aynı topraktan insan gibi bir mu’cize varlık yaratıyor, hayat halk ediyor, nabzı atan ve kalbi çalışan canlılar yaratıyor. Kur'an'ın durumu da bundan farklı değildir. Aynı kelime ve harfleri insan kullandığı zaman normal bir söz olur. Ancak Allah'ın kullandığı kelime ve harflerden ise, mu’cizeli Furkan ve Kur'an meydana gelir.

İşte Kur'an, kendi mucizeliğini gözler önüne sermek için, bir tek suresinin bir benzerini getirmelerini isteyerek, muarızlarına karşı meydan okuduğu gibi, bazen de Allah'ın fiilleri ile insanların fiillerinin, Allah'ın sonsuz merhameti ile insanların küçük çaptaki merhametlerinin mukayesesine imkân veren “Ahsenü'l-Hâlıkîn”, “Hayru'l-Fasılin”, “Erhamu'r-rahimin” (iş yapan ustalarını en güzeli / müşkilleri halledenlerin en iyisi / merhamet edenlerin en merhametlisi) gibi tabirlerle meydan okuyor.

Söz konusu muvazene ve üstünlük vasfı, mevcut varlıklar için geçerli olduğu gibi, varlığı mümkün, hattâ farazî eşyalar için dahi olabilir. Nasıl ki, varlıkların çoğunun mahiyetlerinde müteaddit mertebeler bulunur. Öyle de, Allah'ın güzel isim ve sıfatlarının mahiyetlerinde de, akıl itibarıyla hadsiz mertebeler bulunabilir. Ancak Cenâb-ı Hak, o sıfât ve isimlerin mümkün ve mutasavver bütün mertebelerinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinat, kemâlâtıyla bu hakikate şahittir.

"En güzel isimler O’nundur."(Tâhâ Suresi, 20/6) ayetinde olduğu gibi, Allah'ın bütün isimlerinin "en güzel" olarak vasıflandırılması da bu mânâyı ifade etmektedir.

Şu muvazene, Cenâb-ı Hak ile mâsivâ yani diğer varlıklar arasında bir karşılaştırma değildir. Bilakis bu karşılaştırma, Allah'ın iki nevi tecellisi arasında yapılmaktadır.

Bu tecellilerden biri, Vahidiyettir. Yüce Allah, vahidiyet sırrıyla vasıtalar ve sebepler perdesi altında ve umumîbir kanun suretinde kâinatta tasarruf eder.

İkincisi, Ehadiyettir. Yüce Allah, bu ehadiyyet sırrıyla, perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccühle kâinatta tasarruf eder. Bu iki tecelli birbirinden farklıdır. Sırr-ı ehadiyet daha parlak, tevhid hakikatini daha açık gösteren bir tecellidir.

İşte, bu mukayesede: "Allah'ın ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya yaptığı ihsanı, ikramı, icadı ve kibriyâsı, azameti, büyüklüğü, vahidiyet sırrıyla vasıtalar gerisinde ve sebepler arakasında ancak görünen ihsanlarından, icatlarından ve bu şekilde görünen kibriyâsından/büyüklüğünden daha büyük, daha güzel, daha yüksek olduğu" hususu nazara verilmiştir.

Meselâ, nasıl bir padişahın -fakat velî bir padişahın- ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat onun elinde farz ediyoruz. O padişahın tasarrufları ve icraatı iki çeşittir:

Birisi, umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların suretine / şekline/ durumuna ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve yaptığı icraatlardır.

İkincisi, umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya yaptığı şahane ihsan ve harika icraatıdır. Bu ikincisi daha güzel, daha yüksek bir icraat tarzıdır, denilebilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...