"Ala-yı illiyyindeki Ebu Bekr-i Sıddık’ın ruhu, esfel-i safilindeki Ebu Cehil’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı." Neden Efendimiz (asm) değil de Ebubekir (ra) misal verilmiş?

Soru Detayı

- Bir diğer sorum Efendimiz (s.a.v) Şeytanı ona itaat etmişse. Terakkiyatı nasıl olmuştur.?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu derinlikli sorular, İslam düşüncesindeki nübüvvet ve velayet dengesi ile insanın manevi tekâmül dinamikleri üzerine odaklanıyor. Sorduğunuz her iki nokta da aslında imtihan ve mertebe kavramlarının merkezine oturuyor.

  • Neden Efendimiz Yerine Hz. Ebu Bekir Örnek Verilmiştir?

Bahsettiğiniz hakikat, iman ve küfür arasındaki keskin ayrımı ve insanın cüz-i iradesini kullanarak katettiği mesafeyi anlatır. Bu noktada Hz. Ebu Bekir'in isminin zikredilmesinin birkaç önemli hikmeti vardır:

Zıtların Tezahürü: Hz. Ebu Bekir (ra) ve Ebu Cehil aynı dönemde, aynı toplumda ve aynı çağrıyla karşı karşıya kalmışlardır. İkisi de insandır ve ikisi de seçim yapma noktasındaydı. Birinin Sıddık yani sadık, diğerinin ise Cehil yani cahil ve inkârcı olması, müsabakanın sonucunu en net şekilde gösterir.

İnsan Nevi İçindeki Terakki: Peygamberlik vehbidir, yani Allah'ın bir vergisidir; çalışmakla kazanılmaz. Ancak Hz. Ebu Bekir (ra)’in makamı, bir insanın iradesiyle ulaşabileceği en yüksek sadakat mertebesidir. Dolayısıyla mücadele ve yarış sonucunda ortaya çıkan cevheri anlatırken, beşeri iradenin zirvesini temsil eden bir misal kullanılmıştır.

Efendimizin (asm) Eşsizliği: Peygamber Efendimiz (asm) Levlake sırrına mazhardır ve kâinatın yaratılış sebebidir. O, zaten en baştan itibaren Nur-u Muhammedî olarak seçilmiştir. Onu Ebu Cehil ile kıyaslamak veya bir yarışın sonucu gibi göstermek, onun eşsiz makamına ve kudsiyetine uygun düşmeyebilir.

  • Efendimizin Şeytanı Müslüman Olmuşsa, Efendimizin Terakkiyatı Nasıl Olmuştur?

Hadis-i şerifte geçen "...Benim şeytanım bana teslim oldu." (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III, 309) ifadesi, Efendimizin (asm) nefsin ve vesvesenin üzerindeki mutlak hakimiyetini anlatır. Ancak bu durum onun ilerlemesine engel değildir, aksine terakkisinin farklı bir boyutunu gösterir:

Mecazi Bir Nefs-i Emmare: Üstad Bediüzzaman bazı velilerin nefislerini öldürdükten sonra, yerine daha tehlikeli, imtihanı ve terakkiyatı ömrün sonuna kadar devam ettiren ve nefs-i emmarenin silahlarını devrettiği mecazi bir nefs-i emmareden bahsediyor. Peygamberimizin (asm) terakkiyatına göre vesilelik yapacak bir nefis cihazatının kendisine verildiği hikmetli bir tecelli olacaktır.

İbadet ve Şükür ile Terakki: Terakki sadece nefisle mücadele ederek gerçekleşmez. Peygamberler için terakki, marifetullah ve muhabbetullah yolunda sonsuz bir yolculuktur. Efendimiz (asm), "Seni hakkıyla tanıyamadık ey Maruf." veya "Sana hakkıyla şükredemedik ey Meşkur." diyerek, her an yeni bir marifet perdesi açmış ve yükselmiştir.

Cevherin İnkişafı: Bir çekirdeğin ağaç olması için toprağın baskısına yani mücadeleye ihtiyacı vardır; ancak ağaç olduktan sonra da güneşle, suyla ve havayla büyümeye, meyve vermeye devam eder. Efendimizin (asm) mücadelesi sadece kendi nefsiyle değil; ümmetinin yükünü taşımak, vahyi tebliğ etmek ve her an daha yüksek bir kurbiyet makamına erişmekle olmuştur.

Kuvve-i Hayaliye ve İhtiyaç: İnsan aczini ve fakrını anladığı ölçüde yükselir. Efendimiz (asm), Allah’a olan mutlak ihtiyacını en derin şekilde hisseden kişi olduğu için, şeytanı teslim olsa bile, acz ve fakr kanatlarıyla her an miraçvari bir yükseliş yaşamaya devam etmiştir.

Özetle; Hz. Ebu Bekir (ra) örneği iradenin seçimine, Efendimizin (asm) terakkisi ise marifetin sonsuzluğuna işaret eder.

Nefsin tamamen yok olması veya susması yerine, var olup ama kontrol altında tutulması fikri, tekamülün sürekliliği açısından daha makuldür. Eğer nefis veya şeytanın vesvesesi tamamen devre dışı kalsaydı, insan bir melek hükmüne geçerdi ve imtihan sırrı ortadan kalkardı.

Nefis, bir sporcunun karşısındaki antrenman ağırlığı gibidir. Ağırlık orada durmalı ve direnç göstermelidir ki sporcu kaslarını geliştirebilsin. Nefis sürekli işlerse (yani arzu ve isteklerini fısıldarsa), kalp ve akıl da ona karşı koyarak sürekli tetikte kalır. Bu aktif teyakkuz hâli, durağan bir iyilikten çok daha kıymetlidir. Efendimiz (asm) için de bu durum, her an Allah’a sığınma ve onun korumasına olan ihtiyacı hissetme makamını perçinler.

Hadisteki "Şeytanım teslim oldu" ifadesini, şeytanın yok olması değil, fonksiyonunun hayra dönüştürülmesi olarak görebiliriz. Nasıl ki vahşi bir at evcilleştirildiğinde gücü yok olmaz ama o güç artık binicisinin emrindedir; nefis de galip gelemediği sürece, insandaki o yüksek enerji ve istidadı hayırlı işlerde koşturmak için bir yakıt görevi görür.

Eğer nefis hiç işlemeseydi, insan kendi kendine yettiğini zannedip kibre düşebilirdi. Nefsin alttan alta işlemeye devam etmesi, en büyük zatlara bile her an "Ya Rabbi, beni nefsimle baş başa bırakma" dedirtmiştir. Bu dua, kulun Allah’a olan mutlak bağlılığını ve ubudiyetini korur. Galip gelemeyen bir nefis, kişiyi sürekli Rabbine sığınmaya iten bir kamçı vazifesi görür.

Özetle; şeytan bir düşman olmaktan çıkıp, kontrol altındaki bir hizmetkâra dönüşmüş olur. Varlığıyla terakkiyi tetikler, ama hükmüyle ruhu esir alamaz. Bu da peygamberane bir masumiyet ve yüksek bir velayet mertebesinin en net tarifidir. Nitekim başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:

"Ancak, Allah ona karşı bana yardım etti de o (şeytan) bana teslim oldu. Artık o bana hayırdan başka bir şey emretmiyor!" [Müslim, Münâfıkûn 69, (2814)].

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 141
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...