"Âlem-i Emir" nedir, oradan gelmek ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
"Âlem-i emir" Allah’ın irade sıfatının hâkim ve galip olduğu bir âlemdir. Bu âlem bir cihetle Allah’ın irade sıfatının bir arşı hükmündedir. Bu âlemde bütün kâinatta olacak bitecek işlerin ve fiillerin emir ve talimatı yazılıdır.
Üzerine bastığımız şu toprak tabakasına bakalım. Onda göremediğimiz bir de yerçekimi kanunu var. İşte o kanun emir âleminden, toprak ise halk âlemindendir. Güneş halk âleminden, cazibesi ise emir âlemindendir. Beden halk âleminden, ruh ise emir âlemindendir.
Bu âlemi bilgisayardaki yazılımla da misallendirebiliriz. Mesela, programcı yapacağı programın önce komutlar ve emirler bölümünü tamamlar. Sonra işler ve görüntü o komutlara göre hareket eder ve şekiller orada belirtilen komutlar üzerine bina olur. Yani programın yazılım kısmı âlem-i emir olurken, görünen renkli yüzü ise halk ve maddî yüzü oluyor.
Bu kâinat da bir programın görünen yüzüdür, iradeden gelen âlem-i emir de görünmeyen hakiki yüzüdür. Kâinattaki bütün kanunlar emrini irade sıfatının hükümran olduğu bu âlemden alıyor.
Kâinattaki bütün kanunların aslı bu âleme uzandığı ve dayandığı için, "gelmek" ifadesi kullanılıyor. Meselâ, suyun kaldırma kanununun ucu bu âleme dayanır ve bu kanun halk âleminde gemiyi su üstünde tutar. Bu âlemdeki suyun kaldırma emri kalksa gemi batar.
- "Âlem-i Emir" ve "Âlem-i Halk" ne demektir?
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Âlem-i emir için yaptığınız tarifte; "Cenab-ı Hakk'ın irade sıfatının tecelli ettiği ve irade sıfatının hâkim ve galip olduğu âlemdir" deniyor. İrade sıfatının tecelli etmediği bir yer mi var ki öyle oluyor, tecelli keyfiyeti nedir?
"İrade sıfatı" mevcut olan her şeyde tecelli eder, tecelli etmediği bir mevcut düşünülemez. Yani Allah’ın ezelî iradesi ile takdir buyurmadığı, tercih etmediği hiçbir mevcut kendi başına varlık sahasına çıkamaz ve mevcudiyet kazanamaz. Bu, tevhid açısından mümkün değildir.
Malum her bir isim ve sıfatın parlak bir şekilde tecelli ve tezahür ettiği bir arş ve bir saha vardır ki, âlem-i emir de Allah’ın irade sıfatının en parlak bir şekilde tecelli ve tezahür ettiği bir arş ve bir sahadır. İrade sıfatının bu arşta parlak bir şekilde tecelli etmesi, diğer yerlerde hiç tecelli etmediği manası gelmiyor.
Ayrıca âlem-i emir; arşı da içine alan daha geniş, daha ihatalı ve daha mücerret bir âlemdir. Âlem-i emir komuta merkezi, arş ise bu merkezin bir kışlası mesabesindedir. Dolayısı ile âlem-i emir bütün kevniyat ve mevcudatı içine alan ve kuşatan bir çatı gibi olmasından, onda hükmeden bir sıfat her şeyde de hükmediyor, demektir.
İlim sıfatı irade sıfatından daha geniş ve daha ihatalı bir taalluka sahiptir. Meselâ; Allah’ın ezelî ilmi hem Zat-ı Akdesini bilir hem mümkinâtı bilir hem de muhalatı bilir. Ama Allah’ın ezelî iradesi bu üç sınıftan sadece mümkünat üstünde tecelli eder. İrade sıfatı Zat-ı Akdes ve muhalat üstünde tecelli etmez. Şayet etmiş olsa, Allah’ın kendi zatı ve sıfatları üstünde bir tasarrufu ve değiştirmesi söz konusu olurdu ki, bu da zatında mümkün değildir. Bu konular ilm-i kelam’ın derin ve çok müşkül meseleleridir. Üzerinde çok dikkat ile durmak gerekir.
Meselâ; İlahi irade, İlahi görme vasfını yok edemez; bu zatında mümkün olacak bir durum değildir. Çünkü görme sıfatı Allah’ın ezelî bir vasfıdır ve asla kaybolmaz ve kaybedilemez. Haliyle İlahi irade Allah’ın zatı ve sıfatları konusunda tecelli ve taalluk etmiyor. (Edemiyor demek edebe aykırı olduğu için o tabiri kullanamıyoruz)
Vacip yani mutlak olan Allah, hem zatı ile hem de sıfatları ile mutlaktır; ve mutlakın istisnası olmaz, azı olmaz, çoğu olmaz, başı olmaz, sonu olmaz. Kısaca mutlak, mahluk insan tarafından ihata edilemediğinden, bilinemez. Biz sadece Onun bilinemezliğini biliriz. Matematikteki sonsuz kavramı ile bir işlem yapılamadığı gibi, mutlak ile de mahluk kavramları kullanarak işlem yapılamaz.
Örneğin, Allah’ın hem iradesi, hem ilmi mutlaktır – diğer tüm sıfatları gibi. Bunlardan şu sıfatların taalluku sadece şunadır, diğerlerininkisi her şeyedir diye bir sınıflandırma yapmak imkansızdır; mutlakıyet kavramına zıddır çünkü.
Şu misal üzerinden bunun nedenini izah edeyim müsaadenizle. “Allah kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi?” sorusu, gramer kurallarına uygun olarak kurulmuş bir cümle ise de, semantik olarak anlamsızdır. Zira “daha çok veya daha az” türünden göreceli kavramlar sadece mahluk dünya için geçerlidir. Mutlak yani vacip alemde, varlığın görecelisi olamaz tanım gereği. Dolayısı ile, bu soruya cevap vermeye çalışmak, bu tutarsızlığın farkına varılmadığından dolayı, insanı çıkmaza sürükler.
Aynı şekilde, Allah’ın iradesi mutlaktır. Kendisine taalluku var mı yok mu diye sorulamaz; mantiki çelişki içerir. Zat-ı Akdes ifadesinin bize hatırlattığı gibi, bizim Allah için kullanacağımız her türlü kelime ve mefhum, mahluk alemden olacağı için, Onun mahiyetini açıklamaktan her zaman acizdir. Akdes demek, Ona zat derken bile bir tenzihi ve takdisi ifade etmek için kullanılır. Onun Zatını düşünemeyeceğimiz gibi, mutlak olan irade sıfatının da mahiyetini düşünemeyiz demektir. Sadece, Onun mutlak iradesi olması lazım deriz ve orada dururuz. O sıfatın mahiyeti ile ilgili işlem yapar gibi konuşmak imkansızdır.
Buna dikkat etmez isek eğer, mantiki bir paradoksa kendimizi mahkum ederiz ve ondan sonra da onun içinden çıkmak için gereksiz yere detay ve açıklama üretmeye mecbur hissederiz kendimizi – şu sıfat şuraya taalluk eder ama şuraya etmez gibisinden.
Sıfat-ı irade ve alem-i emir meselesini de şöyle açıklamak mümkün. Sıfat olan her şey, mahluk değil vaciptir yani mutlaktır. İrade sıfatı, kelam sıfatı, ilim sıfatı vs gibi. Bunlar mahluk değil vaciptir. Emir ise, Üstad’ın kullandığı alem-i emir ifadesinde ipucu verdiği gibi, mahluktur. Mutlak sıfat, alem-i emirde tecelli eder. Örneğin, kavanin ve ruh, emir alemindendirler ve mahlukturlar. Mutlak olan sıfat-ı iradenin tecellileridir, yaratıktırlar. Külli irade, emirle yaratır bu demektir.
Saygılar.