"Âsâra bakıp, gaibâne muamele suretinde, saltanat-ı Rububiyetin mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih vazifesini eda edip Allahu ekber dediler." izah eder misiniz?

Soru Detayı

"Evvela; asara bakıp gaibane muamele sûretinde saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında" kendimizi görmemizin, namaz ve hakikatiyle nasıl bir münasebeti var? Bu hal, ibadet yoğunluğunu ve keyfiyetini etkiler mi?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

On Birinci Söz'de üç konu işlenmektedir. Bunlardan birisi de “hakikat-ı salatın rumzu”dur.

Namazın sûreti, namaz boyunca bedenimizin aldığı muhtelif şekiller, yaptığımız farklı hareketlerdir. Bu suretin bir de hakikati vardır. Ellerimizi açmamızın sûreti malumdur, hakikati ise Rabbimizden bir şeyler istemektir. İşte bunun gibi namazın tümünün de bir hakikati vardır. Bu Söz’de namaz kılanların şahsında “namazın hakikati” anlatılır.

Bu hakikate ne kadar yaklaşabilirsek, namazımız da o ölçüde mükemmelleşir. Ancak, şurası unutulmamalıdır:

Namaz kılmak, Rabbimizin dergâhında kulluğumuzu ilan etmemiz için yapılan bir çağrıya icabettir. Bu çağrıya kulak veren ve namaz kılan bir kul, namazın şartlarını yerine getirdiği ve namazı bozan şeylerden uzak kaldığı takdirde namazı, inşallah tamamdır ve namaz kılmama suçundan uzak kalmış demektir. Namazını, bu Söz'de anlatılan kâmil manasıyla eda edemediği takdirde, bir sorumluluğu yoktur, fakat kazancının az olması noktasında önemli bir zarara uğradığı da muhakkaktır.

Üstad'ın şu ifadeleri bizim için büyük bir teselli kaynağıdır:

“Sakın deme: "Benim namazım nerede, şu hakikat-ı namaz nerede?" Zira bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âminin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velinin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikattan bir sırrı vardır -velev şuurun taalluk etmezse-. Fakat derecata göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar meratib bulunur. Öyle de: Namazın derecatında da daha fazla meratib bulunabilir. Fakat bütün o meratibde, o hakikat-ı nuraniyenin esası bulunur.” (1)

“Saltanat-ı Rububiyetin mehasinini temaşa” denilince, Fatiha Sûresinde geçen “Rabbü’l-âlemîn” ismi hatıra gelir. Bütün âlemleri Allah terbiye etmiştir, Ondan başka Rab yoktur. İşte bu bir “rububiyet saltanatıdır.”

Semadaki yıldızları o terbiye etiği gibi, yerdeki çiçekleri de o terbiye etmiştir. Bütün gözleri görecek şekilde terbiye eden ve bütün ruhlara görme sıfatı veren ancak O’dur. Bu ruhların ve bu gözlerin bir kısmını başkalarının terbiye ettiği düşünülemez.

İşte namaz kılan kişi “Elhamdü lillahi Rabbi’l-âlemîn” derken bu manayı icmalî olarak düşünür. İlâhî terbiye üzerinde daha önceleri yapmış olduğu tefekkürler, bu ayeti okuduğunda onun ruhunda ayrı bir kemal olarak kendini gösterir. Ancak, bu mananın namaz içinde tafsilatlı olarak düşünülmesi “vesvese” sayılmıştır. Yani, “Rabbi’l-âlemîn” denilirken sadece bu terbiye fiili düşünülecektir.

Sûrenin devamında, dilimiz sırat-ı müstakime hidayet isterken, yahut “dâllin veya mağdup” güruhundan olmamayı Allah’tan niyaz ederken, aklımız hâlâ Rabbü’l-âlemîn ismini düşünmekle meşgul ise, bu hal, arz ettiğim gibi “vesvese” olarak kabul edilmiştir.

Sorunun sonunda, bu meselenin “tekbirle” ilgisi sorulmuştu. Ona da kısaca temas edelim:

İnsan gerek kendi nefsinde, gerek onu kuşatan şu uçsuz bucaksız âlemde icra edilen terbiye fiillerin hem azametini, hem de inceliklerini idrakten aciz olduğunu “tesbih ve tekbir” getirmekle ilan etmiş olur.

Tekbir ve tespih vazifelerinde takip edilen sıra da önemlidir. Namaz kılan kişi, Fatihayı okuyup bu manalar ile kalbi dolu olarak rükûa gittiğinde “tekbir” getirir, rükûda ise “tesbih” görevini ifa eder.

İnsanın iki türlü ibadeti vardır. İlk önce bu iki tür ibadeti Üstadımız’ın şu izahından öğrenelim.

“İşte insan, şu kâinata geldikten sonra iki cihetle ubudiyeti var. Bir ciheti, gaibâne bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri, hâzırâne muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır."

"Birinci vecih şudur ki; kâinatta görünen saltanat-ı Rububiyeti, itaatkârâne tasdik edip kemalâtına ve mehasinine hayretkârâne nezaretidir."

"Sonra, esma-i kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret olan bedi’ sanatları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilancılıktır."

"Sonra, her biri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymetşinaslığıyla takdirkârâne kıymet vermektir."

"Sonra, kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârâne tefekkürdür."

"Sonra, şu mevcudattaki ziynetleri ve latif sanatları istihsankârâne temaşa etmekle, onların Fâtır-ı Zülcemalinin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni-i Zülkemalinin huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır."

"İkinci vecih huzur ve hitap makamıdır ki, eserden müessire geçer. Görür ki, bir Sâni-i Zülcelal, kendi sanatının mucizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile marifet ile mukabele eder."

"Sonra görür ki bir Rabb-i Rahim, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da O’na hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini O’na sevdirir...”(2)

İşte, insanın gâibâne ve hâzırane olmak üzere iki türlü ibadeti vardır. Üstadımız, On Birinci Söz’den izahını yaptığımız bu bölümde insanın gâibâne ibadetinden bahsetmektedir. Şöyle ki:

· İnsan ilk öce bir esere bakar ve o eseri Allah hesabına tefekkür eder.

· Bu tefekkürde rububiyetin mehasinini ve güzelliğini temaşa eder.

· Daha sonra o eserden gözünü kaldırır ve bütün kâinata birden bakar.

· Bu bakışında, kâinatın her köşesinde bu rububiyetin hâkim olduğunu görerek rububiyetin saltanatını temaşa eder.

· Ve daha sonra da bu saltanat-ı rububiyetin güzelliği ve kusursuzluğu karşısında “Allahü Ekber” diyerek tekbir ve tesbih vazifesini eda eder.

Yani sineklerden yıldızlara, karıncalardan gergedanlara, çiçeklerden galaksilere ve balıklardan bulutlara kadar her yerde hükümferma olan rububiyeti temaşa eder. Yani her mahlukun:

· Yoktan icad edilmesine,

· Rızkının mükemmel verilmesine,

· Hâlden hâle sokulmasına,

· Kemal bulması için sevk edilmesine,

· Ona hayat verilmesine,

· Farklı cihazlar ve aletlerle teçhiz edilmesine,

· Mükemmel vazifelerde çalıştırılmasına,

· Hayat şartlarının ona öğretilmesine...

Ve bunlar gibi rububiyetin diğer tecellilerine bakar. Her bir mahlukta rububiyetin tecellilerini teker teker tefekkür ettikten sonra, kafasını kaldırıp şu kâinata birden bakar ve bu rububiyetin her tarafı kuşatmış olan haşmetli saltanatını temaşa eder. Denizlerin dibindeki balıklardan sema denizinin yıldızlarına kadar her tarafı kuşatmış bir saltanat-ı rububiyet...

İşte insan bu temaşadan sonra, bu rububiyetin haşmetli saltanatı karşısında küçülür, büzülür ve eğilerek o Rububiyetin sahibine “Allahü Ekber” diyerek tekbir eder; tekbir ve tenzih vazifesini eda eder.

Dipnotlar:
(1) bk. Sözler, Yirmi Birinci Söz.
(2) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Beşinci Nükte.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...