Beşinci Şua'nın, ahir zamana dayanan te’villeri kaç senesinde yazılmıştır? Hâdiselerin vuku bulmadan önce yazıldığı doğru mu?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Aşağıdaki ifadelerden Beşinci Şua'nın 1908'de yazıldığı anlaşılmaktadır:

"Beşinci Şuanın aslı, otuz kırk sene evvel yazılmış müteşabih hadîslerdir; fakat ümmette eskiden beri intişar eden bir kısmına gerçi bazı ehl-i hadîs bir zaafiyet isnad etmişler, fakat zâhirî mânâları medâr-ı itiraz olmasından, sırf ehl-i imanı şüphelerden kurtarmak için yazıldığı halde, bir zaman sonra onun harika tevillerinin bir kısmı gözlere göründüğü için biz onu mahrem tuttuk, tâ yanlış mânâ verilmesin. Sonra, müteaddit mahkemeler onu tetkik edip teşhirine sebep olmakla beraber, bize iade ettikleri halde, şimdi beni tekrar onunla suçlu yapmak ne kadar adaletten, haktan, insaftan uzak olduğunu, bizi kanaat-ı vicdaniye ile mahkûm edenlerin vicdanlarına ve onları dahi mahkeme-i kübrâya havale ederek, deriz." (1)

"Bu Beşinci Şuayı hükümetin eline geçmeden evvel biz mahrem tutuyorduk. Hem bütün taharrilerde bende bulunmadı. Hem maksadı yalnız avâmın imanlarını şüphelerden ve müteşabih hadisleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. Hem verdiği haberler doğrudur. Hem ehl-i siyaset ve dünya ile mübareze etmiyor, yalnız ihbar eder. Hem şahısları tayin etmiyor. Küllî bir surette, bir hakikat-i hadîsiyeyi beyan eder. Fakat, o küllî hakikati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni telif edilmiş zannıyla itiraz ettiler. Hem o risalenin aslı, Dârü'l-Hikmetten daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra tanzim edildi, Risale-i Nur'a girdi. Şöyle ki:"

"Bundan kırk sene evvel ve Hürriyetten bir sene evvel İstanbul'a geldim. O zaman Japonya'nın Başkumandanı, İslâm ulemasından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular."

"Hem çok şeyleri o münasebetle sual ettiler."

"Ezcümle, bir hadiste,'Âhir zamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında "Hâzâ kâfirün" yazılmış bulunur.' diye hadis var deyip benden sordular. Dedim: 'Bir acîp şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar, başına şapka giyer ve giydirir.'"(2)

Üstad'ın, Beşinci Şua'nın, Dârü'l-Hikmet'ten daha eski olduğuna dikkat çekmesi, bu Risalenin cumhuriyetten daha önce kaleme alındığını ispat ediyor. Zira Dârü'l-Hikmet bir Osmanlı müessesesidir ve cumhuriyetin ilanı ile lağvedilmiştir. Zaten Beşinci Şua'nın birçok te’vili de cumhuriyetin ilanından sonra vuku bulmuştur.

Bu ölçüler ışığında baktığımız zaman, Beşinci Şua'nın 1908 tarihinde yazıldığı anlaşılıyor. Te’villerin vukuu ise takribî olarak yirmi yıl sonra gerçekleşiyor. Üstelik bütün tevil ve izahlar, tamı tamına mutabık olarak tahakkuk ediyor. Bu da, Üstad'ın bir kerameti olduğu zahir bir şekilde anlaşılıyor. Bize göre her bir tevil ve izah ayrı ayrı olarak bir keramet, bir ikram-ı İlahîdir.

1904-1905'te gerçekleşen ve Japonya'nın Rusları ağır bir şekilde yenmesinin konuşulduğu zamanlardı. Bu yıllarda Rus Başkumandanı İslama ilgi duymaya başladığından, İslam'ın halifesi Sultan Abdulhamid Han'a bir mektub yazarak hem sualler sorar ve hem de İslamı milletine anlatacak değerli ilim adamları istiyordu. İşte bu suallerin bir kısmı da müteşabih olan ve herkesin cevaplayamacağı türden olan ahirzaman hadiseleriyle ilgiliydi. -Muhtemelen- bu suallerin izahı yapılbilecek olan kısmı kısa zamanda cevaplanmış olsa da, bazıları ise halen beklemiş olacak ki, 1907 yıllarında Üstad Bediüzzaman'a alimler tarafından sorulmuştu. Bediüzzaman’ın, “Hürriyetten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın Başkumandanı, İslâm ulemasından dinî bazı sualler sormuştu,”, bilgisi ile de örtüşmektedir.

Fethi Okyar'ın hatıralarında bu konuyla ilgili bazı açıklamalara yer verilmektedir. Şöyle ki;

1904-1905 yılında meydana gelen Japon-Rus savaşında beklenmeyen bir netice dikkatleri Uzak Asya'daki adalar devletine çekti.

Japonya, İslam'ın ve Türklerin en büyük düşmanı olan Çarlık Rusya'sına ağır bir mağlubiyet yaşattı.

Bu zaferin yanı sıra; Japonların Meji ismini verdikleri modernleşme ve geleneklerinden kaynaklanan hayat şeklinin İslamlaşmaya uygunluk göstermesi, Osmanlı başta olmak üzere, İslam dünyasında Japonlara olan ilgiyi daha da artırmıştı.

Konuyla alakalı Fethi Okyar'ın aktardığına göre; Sultan Abdülhamid, Japonya'ya gönderecek nitelikli âlim olmamasından yakınıyordu ve bundan dolayı harekete geçmemişti:

Şimdi size hicran olmuş bir hâtıramdan bahsetmenin sırasıdır beyefendi oğlum… Tarihi sarih olarak söyliyemiyeceğim, fakat, Ruslara karşı kazandıkları zaferin arifesinde idi. Japon İmparatorluk ailesine mensup bir Prens, beni ziyarete geldi. İmparatorundan hususî bir mektup getiriyordu.

Benden, İslâm dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir dinî-ilmî heyet istiyordu. Bunun sebebi vardı. Orada İslamiyet'i yaymayı, mukaddes vazife sayan Abdürreşit İbrahim isimli, aslı Kazanlı olan bir Müslüman âlimden mektup almış, Japonya'daki İslam'ı tamim hareketine yardımcı olmam istenmişti.

İslâm âleminin Halifesi idim. Bir taraftan daima iftihar ettiğim ve hizmetkârı olmaya çalıştığım bu âli vazife, diğer taraftan ruhumda bu mahiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle, mümkün olan her şeyi yaptım, fakat bu yardımım daha çok maddi sahada kaldı.

Çünkü Abdürreşit İbrahim Efendi, bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça, Farsça'dan başka Rusça, Japonca biliyordu. Avrupa'yı baştan aşağı dolaşmıştı; Çin'i bile görmüştü. Kırk yaşından sonra Fransızca ve Lâtince'yi de öğrendiğini yazmıştı.


Japonya'da Şinto dininin değişen şartlar içinde Japon münevverlerini tatmin etmediğini, mantık, akıl, ilim, ruh birliği ve cihânşümul (evrensel) felsefeyi temsil edecek bir dinî-mânevî hareketin, Japon milletince benimseneceğini, İslamiyet'in de aslında bütün bu vasıfları ihtiva ettiğini, sadece hakikatleri izah edecek kudret ve ilmî-mânevî kifayette şahsiyetlere ihtiyaç olduğunu yazmıştı. Japon imparatorundan, ailesinden bir Prensin ziyareti ile böyle bir mektup da alınca, mevzuun ehemmiyeti hâdise olarak önümde idi.

Fakat, bizdeki din adamlarının ilmî ve mânevî seviyelerini çok iyi biliyordum… Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife, yani Peygamberimizin vekili olarak İslâm âleminin istifadesini temin ederdim. Şöhret yapmış ilmiye mensuplarını tanıyordum.

İçlerinde şahsen hürmete şayan çok şahsiyet vardı. Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler. Fakat ilmî kudretleri olduğu kadar cihânı telâkki tarzları, bu kadar büyük ve İslâmiyetin mukadderatı üzerinde tesir yapacak mevzuu ele almaya, neticelendirmeye müsait değildi… Japon İmparatorunun istediği Müslüman din alimleri'ni yetiştirecek feyyaz menbâlar da artık mevcut değildi.

(Okyar, Fethi (1980),
Üç Devirde Bir Adam,
Yayına hazırlayan: Cemal Kutay)

Dipnotlar:

(1) bk. Şualar, On Dördüncü Şua.
(2) bk. Şualar, Afyon.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Desiderius

Üstadın sözleri elbette bizim için delildir fakat herkes için nesnel bir kanıt niteliği taşımıyor. Yani 5. Şuanın basılı kopyalarından biri günümüze ulaşmamış diyebilir miyiz? 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)
Evet bu konuda herhangi bir basılı yayın olduğu hususunda bilgi sahibi değiliz 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...