"Bir kısmı sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi sevmiyor, sevse de size bir fayda vermiyor; dâimâ hadsiz firâklardan ve ümitsiz dönmemek üzere zevâllerden azab çekiyorsunuz." ifadelerini açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Çünkü, o hadsiz mahbuplarınızın bir kısmı size Allaha ısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi sevmiyor, sevse de size bir faide vermiyor. Daima hadsiz firaklardan ve ümitsiz, dönmemek üzere zevâllerden azap çekiyorsunuz."(1)

Kalb, Allah’ı sevmek için verilmiştir. Allah namına olmayan muhabbetler saadete değil, eleme sebep olur. Bunun en aşikâr delili “mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, mâşukundan şikâyet” etmesidir.

İnsânın muhabbeti “kâinâtı istila” etmiştir, yani kâinât o muhabbetin genişliği yanında çok küçük kalmaktadır. Bütün varlık âlemi sınırlı, insânın muhabbet kâbiliyeti ise sonsuzdur.

Üstad Hazretleri muhabbetin sebeplerini “cemâl, kemâl ve ihsân” olarak sıralanır. Bu âlemde her şey güzeldir; o hâlde her şey sevilmelidir. Yine bu âlemde her varlık mükemmel yaratılmıştır, öyle ise her şey takdir edilmeli ve sevilmelidir. Ve bu âlemde her şey insâna bir ihsândır; ışığı çok uzaklardan gözümüze ulaşan bir yıldız da, bir yönüyle, bizim için bir ihsândır, zira onu seyretmekten bir zevk duyarız. O hâlde bütün bu ihsânlara karşı kalbimiz muhabbet ve minnetle dolmalıdır.

Aynayı sevmek veya güneşin aynadaki aksini sevmek mecazî aşktır. Hakikî aşk güneşi sevmektir. Bir ağaç da Rezzâk isminin bir aynası gibidir, ondan çıkan meyveler ise o güneşin ışığını andırır. Bu ışıklar Rezzak isminin nûrundan gelmektedir. Bunları sevmek mecazî bir sevgidir. Hakikî sevgi, ağacı ve meyveyi değil, Rezzâk ismini sevmektir.

İnsandaki korku ve sevgi hisleri ya halka yani mahlûkât âlemine yahut Hâlık’a müteveccih olacaktır. Yani insân ya mahlûklardan korkacak ve onları sevecektir yahut Allah’tan korkacak ve O’na muhabbet edecektir.

“De ki, “Eğer Allah’a muhabbet ediyorsanız bana ittibâ’ edin, tâ ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân, 31) âyet-i kerîmesi Allah sevgisine bir ölçü getirmiştir. Allah’ın Zât’ı hiçbir mahlûkuna benzemediği gibi, Onu sevmek de mahlûkâtı sevmeğe benzemez. Burada ölçü Resul-i Ekreme (asm.) ittibâ’ etmek, ona benzemeye çalışmak ve onun gittiği yoldan gitmektir.

Bu âyet-i kerîmeden, Allah korkusunun da başka korkulara benzemeyeceğini öğreniyor ve bunun ölçüsünün de “takva” olacağını anlıyoruz. Yani Allah’tan korkmak ancak takva yolunu tutmakla olur. Allah’ın razı olmadığı ve yasakladığı her şeyden uzak duran kimse korkunun hakîkatine ermiş demektir. Artık bu kul, mahlûkâttan korkmaz. Zira ayette de haber verildiği gibi, bütün varlıklar Allah’ın ordularıdır. O emir vermeden hiçbir varlık ona zarar veremez.

“Muhabbet ise sevdiğin şey, ya seni tanımaz Allah’a ısmarladık demeyip gider -gençliğin ve malın gibi- ya muhabbetin için seni tahkir eder.” (24. Söz)

Şu dünyadaki her türlü saadet geçicidir,

“Bir zaman lezzet verse, firakıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştahını açar, fakat doyurmaz. Çünkü ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır; doymaya kâfi değil.”(2)

“… madem dünya bir gün bize 'Haydi, dışarı!..' diyecek, feryadımızdan kulağını kapayacak. O bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar ikazatıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terk etmeden, kalben onu terke çalışmalıyız.”(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.
(2) bk. age., Onuncu Söz.
(3) bk. Lem'alar, Yirmi Beşinci Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...